a
Ana SayfaCümle İzahları1. Risale-i Nurlar şerh ve izah edilebilir mi?

1. Risale-i Nurlar şerh ve izah edilebilir mi?

Risale-i Nur talebeleri arasında “Risaleler şerh ve izah edilebilir mi?” konusu öteden beri hep bir münakaşa meselesi olmuştur. Aslında münakaşaya hiç gerek yoktur. Dileyen izah etsin, dileyen etmesin. Kim izahlı bir dersi arzu ediyorsa izah edilen yere gitsin. Kim de izahsız bir dersi arzu ediyorsa izah edilmeyen yere gitsin. Bunda kavgaya ve münakaşaya ne gerek var?

Lakin insan öyle bir varlıktır ki bir delikten girse, ister ki bütün âlem o delikten girsin. Bir yola sülük etse, ister ki bütün âlem o yolda yürüsün. Hâlbuki fıtratlar farklı, mizaçlar farklı, istifade yolları farklı. Bu kadar farklılıklar içinde tek bir yoldan gitmek mümkün değildir.

Mesele şudur: Risale-i Nurlar şerh edilebilir mi yoksa şerh ve izah yasak mıdır?

Kardeşlerim, bir mesele ya ilimle kabul edilir ya da ilimle reddedilir. “Bana göre, zannımca, bence” gibi ifadelerin hakikatte hiçbir kıymeti yoktur. Eğer biz “Risaleler şerh edilebilir mi?” sorusunun cevabını doğru bir şekilde öğrenmek istiyorsak bu soruyu kendi fikrimize veya nefsimize değil, bu eserlerin müellifi olan zata sormalıyız ve cevabı ondan almalıyız. Zira madem bu eserlerin bir müellifi var o hâlde bu eserler hakkında tasarruf yetkisi de ona aittir. Eğer o “İzah edilebilir.” derse şerh ve izah serbesttir. Yok, eğer “İzah edilemez, izaha ruhsat yoktur.” derse o zaman da şerh ve izah yasaktır. Yani bu konuda söz hakkı Üstadımız Hazretlerine aittir.

O hâlde bizler de sorumuzun cevabını bulmak için Üstadımıza müracaat ediyor ve Külliyatının kapısını çalıyoruz. Şimdi, Üstadımızın mezkûr sorumuza verdiği cevapları mütalaa edelim:

Üstadımız 29. Mektup’ta şöyle diyor:

“Bu durûs-u Kur’aniyenin dairesi içinde olanlar allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir.”

Üstadımız bu beyanıyla Risale-i Nur talebesinin vazifesini tayin etmekte ve sorumuzun cevabını vermektedir. Üstadımızın beyanına göre, Risale-i Nur talebesinin üç vazifesi vardır:

Birinci vazifesi Sözlerin şerhidir. Şerh: Açmak, açıklamak, bir yazı veya konuşmayı daha kolay anlaşılması için izah etmek, kapalı ve müşkil bir makaleyi açıklamak demektir. O hâlde Risale-i Nurları şerh etmek demek, Risalelerde geçen kapalı bölümleri açıklamak demektir. Bu, Üstadımızın talebelerine yüklediği bir vazifedir.

İkinci vazife Sözlerin izahlarıdır. İzah: Açıklamak ve bir şeyi daha anlaşılır hâlde söylemektir. Bu vazifeyi de Üstad Hazretleri talebelerine mezkûr ifadesiyle yüklemiştir.

Üçüncü vazife ise tanzimdir. Tanzim: Düzenlemek, tertip etmek, sıralamak demektir. Risaleleri tanzimden maksat ise aynı konuların işlendiği bölümleri bir yerde toplamaktır.

Netice olarak deriz ki: Madem Üstad Hazretleri mezkûr ifadesiyle Risale-i Nur talebelerini şerh, izah ve tanzim vazifesiyle tavzif etmiştir o hâlde başkasının bu hususta bir sözü ve görüşü olamaz; olsa da kıymet verilmez. Risaleler şerh ve izah edilebilir hatta ehli tarafından edilmelidir.

Yine Üstadımız Barla ve Kastamonu Lahikasında şöyle diyor:

“Zannederim ki hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş; başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazen izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşaallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiyeyle ve neşir ve talimle, belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci Mektupları telif ve Dokuzuncu Şuânın Dokuz Makamını tekmille ve Risale-i Nur’u tanzim ve tertip ve tefsir ve tashihle devam edecek.”

Üstadımız bu beyanıyla Risale-i Nur’un şerh edilebileceğini hatta edilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuş. Üstadımızın mezkûr ifadesiyle Risale-i Nur talebelerine yüklediği vazifeler şunlardır:

1. vazife şerh etmektir. Şerh: Açmak, açıklamak, bir yazı veya konuşmayı daha kolay anlaşılması için izah etmek, kapalı ve müşkil bir makaleyi açıklamaktır.

2. vazife izah etmektir. İzah: Açıklamak ve bir şeyi daha anlaşılır hâlde söylemektir.

3. vazife tekmildir. Tekmil: Tamamlamak, kemale erdirmek ve eksiksiz hâle getirmektir.

4. vazife tahşiyedir. Tahşiye: Haşiye ve dipnot yazmaktır.

5. vazife neşirdir. Neşir: Risaleleri yaymak ve susamış gönüllere ulaştırmaktır.

6. vazife talimdir. Talim: Öğretmek ve yetiştirmektir.

7. vazife tanzimdir. Tanzim: Düzenlemek, tertip etmek ve sıralamaktır.

8. vazife tertiptir. Tertip: Dizmek, sıralamak ve düzene koymaktır.

9. vazife tashihtir. Tashih: Düzeltmek, daha iyi ve daha doğru hâle getirmektir.

Üstad Hazretleri mezkûr ifadesiyle şerh ve izah vazifesini talebelerine yüklemiştir. Hâl böyleyken, “Risaleleri şerh ve izah etmek yasaktır.” demek, Üstadımızın mezkûr ifade ve vazifelendirmesine muhalefet etmek demektir.

Yine Üstadımız Emirdağ Lâhikası’nda şöyle diyor:

“Nur şakirtleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir dershane-i Nuriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder fakat herkes her bir meselesini tam anlamaz.”

Şimdi Üstadımızın bu sözünü tahlil edelim:

— Üstadımız neyi emrediyor?

— Her yerde bir medrese açılmasını.

— Bu emrin hikmeti olarak neyi gösterilmiş?

— Herkesin her meseleyi tam anlayamamasını.

— O hâlde medresede ne yapılacak?

— Anlayan ağabeyler anlayamayanlara meseleyi izah ve şerh edecek.

İşte medreselerin açılış gayesi budur. Meseleyi derinlemesine anlayabilenlerin anlayamayanlara meseleyi şerh ve izah etmesidir. Acaba “Risale-i Nur şerh edilemez, izah edilmeden okunmalı; herkes hissesini alır.” diyenler bu ifadeleri hiç görmüyorlar mı?

Yine Üstadımız On İkinci Mektup’ta şöyle diyor:

“Yalnız, kader ve cüz’î ihtiyarîye ait Yirmi Altıncı Söz hatırıma gelmemişti, size söylememiştim. Ona da bakınız; fakat gazete gibi okumayınız.”

Üstadımız bu ifadesiyle de Risalelerin nasıl okunması gerektiğini beyan buyurmuş. Bu ifade çok önemlidir. Zira Risalelerden istifade etmenin püf noktası burada gizlenmiştir. Şöyle ki:

Üstadımız Risalelerin gazete gibi okunmaması gerektiğini beyan buyurmuş. O hâlde şu sorunun cevabını bulmamız gerekir: Gazete nasıl okunur?

Bu sorunun cevabını bulmalı ve o tarz ile Risaleleri okumamalıyız.

Gazete üstün körü okunur, okurken anlaşılır ancak yazıları tefekkür edilmez.

Şimdi, şuna dikkat edelim: Üstadımız Risaleleri gazete gibi okumaktan bile menetmiştir. Hâlbuki gazete, okurken anlaşılır. Demek, sadece anlamak bile yetmiyor. Üstadımız meselelerin derinden derine tefekkür edilmesini istiyor.

Acaba anlaşılır bir tarzda -tefekkür edilmeden- okumak bile yasaklanmışsa, anlamadan okumak nasıl serbest ve faydalı olabilir? Maalesef Risale-i Nur talebelerinin birçoğu eserleri anlamadan okumakta ve niçin anlamaya çalışmadığı sorulduğunda, “Anlamasam da latifelerim hissesini alır.” demektedir. İyi de latifelerin hissesinden önce akıl ve kalp hissesini alsa daha iyi değil mi?

Yine Üstadımız Kastamonu Lahikası’nda şöyle diyor:

“Madem hakikat budur, Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarikat ve sofî meşrep zatlar onun cereyanına girmek ve ilim ve tarikattan gelen eski sermayeleriyle ona kuvvet vermek…”

Şimdi Üstadımızın mezkûr ifadesini yine tahlil edelim:

— Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarikattan ne isteniyor?

— Risale-i Nur dairesine girmeleri isteniyor.

— Risale-i Nur dairesi içinde ne yapmaları istenmiş?

— Eski sermayeleri ile ona kuvvet vermeleri istenmiş.

— Peki, eski sermaye ile Risalelere kuvvet vermek ne demektir?

İşte cevabını bulmak zorunda olduğumuz soru budur: Eski sermaye ile Risalelere kuvvet vermek…

Eski sermayeden maksat onların daha evvel tahsil ettikleri ilim ve edindikleri bilgilerdir. Peki, bu ilim ve bilgilerle Risale-i Nurlara kuvvet vermek nasıl olacak?

Aklınıza Risaleleri şerh ve izah etmekten başka bir şey geliyor mu? Elbette gelmez ve gelemez. Eğer Risaleleri şerh ve izah etmek yasak olsaydı, Üstadımız, “Eski sermayeleriyle Risale-i Nur’a kuvvet versinler.” demez; “Eski sermayelerini unutsunlar, onu bir kenara koysunlar.” derdi. Madem böyle dememiş o hâlde bu ifade ispat eder ki Risaleler şerh edilebilir hatta edilmelidir.

Şimdi de meselemize başka bir delil sunalım:

Üstadımız 19. Mektup’ta Efendimiz (a.s.m.) hakkında şöyle diyor:

“Bütün ahlak-ı hamîdede en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye malikti. Şu mucize-i ekberi Allâme-i Mağrib Kadı İyaz’ın Şifâ-i Şerif’ine havale ediyoruz. Elhak, o zat o mucize-i ahlak-ı hamîdeyi pek güzel beyan edip ispat etmiştir.”

Üstadımız, Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’ın güzel ahlakından bahsediyor. Onun ahlakının mucize-i ekber olduğunu söylüyor ancak güzel ahlakına dair bir misal vermiyor. Meselenin tahlilini Kadı İyaz’ın Şifâ-i Şerif’ine havale ediyor. Şifâ-i Şerif’i mezkûr cümlenin şerhi olarak gösteriyor.

Şimdi sorumuz şu:

Çoğumuzun Şifâ-i Şerif’i okumaya vakti yok hatta ilgisi yok. Şifâ-i Şerif’i okumuş ve tahlil etmiş ehl-i ilim bir ağabey, Üstadımızın mezkûr cümlesini okuduktan sonra bize Şifâ-i Şerif’ten bir-iki misal nakletse, hiç duymadığımız bir-iki misalle Peygamberimizin güzel ahlakını gösterse bu kötü müdür?

Üstadımız zaten meseleyi Şifâ-i Şerif’e havale ediyor. “Bu cümlemin izahı için Şifâ-i Şerif’i okuyun.” diyor. Hâl böyleyken, “Yok, Peygamberimizin güzel ahlakına dair misal veremezsin.” demek, Üstadımızın mezkûr beyanına muhalefettir.

Şimdi de meselemize başka bir delil sunalım:

Üstadımız Kastamonu Lahikasında talebelerine şöyle diyor:

“Yirmi sene evvelki Türkçe ile şimdiki Türkçenin farklı olduğundan, yeni Türkçe için bazı kelimât-ı Arabiyede tasarruf edildi. Siz de öyle yapabilirsiniz. Risale-i Nur yirmi sene evvelki Türkçe ile konuşur. O zamanı görmeyen gençlere teshîlât olmak için bazı tabirâtı değiştirirseniz iyi olur.” (Osmanlıca Kastamonu Lahikası, Sf. 162)

Üstadımız bazı has talebelerine Risalelerde geçen bazı tabirâtı değiştirme yetkisi vermiş. Hatta “Değiştirseniz daha iyi olur.” diyerek değiştirilmesini nasihat etmiş.

Şimdi, biz bu metni gösterip, “Risaleler sadeleştirilsin.” demiyoruz. Çünkü bu yetki bazı has talebelere verilmiş olup Üstadımızın hayatta olduğu zamanla kayıtlıdır. Zira değiştirilen tabirât yine Üstad Hazretlerinin tashihinden geçmektedir. Bunlar şu anda mümkün olmadığına göre, Risalelerde sadeleştirilme de yapılamaz.

— Peki, şerh ve izah yapılabilir mi?

Üstadımızın mezkûr beyanını tahlil ederek sorumuzun cevabını bulalım:

1. Üstadımız ne yapmış ve ne yapılmasını tavsiye etmiş?

El-cevap: Yirmi sene önce yazdığı bazı Risalelerdeki Arapça kelimeleri değiştirmiş. Talebelerinden de değiştirmelerini istemiş.

2. Bunu niçin yapmış ve talebelerinden bunu niçin istiyor?

El-cevap: Üstadımız diyor ki: “Yirmi sene evvelki Türkçe ile şimdiki Türkçe aynı değil. Risale-i Nur yirmi sene evvelki Türkçe ile konuşur.” Bu sebeple, o zamanı bilmeyen gençlere kolaylık olması için bazı kelimeleri değiştirmiş ve değiştirilmesini nasihat etmiş?

3. Peki, yirmi senede değişen Türkçe yüz senede değişmedi mi? Risalelerdeki Türkçe ile şimdiki Türkçe aynı mı?

El-cevap: Aynı değil. Hatta belki yüzde doksanı değişmiş.

4. Peki, biz durumda ne yapacağız? “Al kardeşim, anlamadan oku. ” mu diyeceğiz?

Ama Üstad Hazretleri böyle dememiş. Bilakis anlaşılması için kelimelerin değiştirilmesi gerektiğini söylemiş. Biz kelimeleri değiştiremiyoruz, böyle bir hakkımız yok. Eğer şerh ve izah da etmezsek, bu eserlerin yazılış hikmeti kaybolmaz mı?

Üstadımızın mektubundan anlıyoruz ki: Bu eserlerin yazılış gayesinin tahakkuku anlaşılmasına bağlıdır. Bu sebeple, Üstadımız kelimelerin değiştirilmesine bile izin veriyor. Hâlbuki aradan sadece yirmi sene geçmiş. Şimdi ise aradan seksen-yüz sene geçmiş ki kelimeler tamamen değişmiş, tâbirat tamamen başkalaşmış. Bu sebeple, şerh ve izah neredeyse bir zorunluluk hâlini almış.

Şimdi de meselemize başka bir delil sunalım:

Üstadımız 11. Söz’de diyor ki:

“Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa manasız bir kâğıttan ibaret kalır.”

Şimdi Üstadımızın bu sözünü tahlil edelim:

— Bir kitap niçin yazılır?

— Manası için.

— Manası anlaşılmayan bir kitap ne hükmündedir?

— Manasız bir kâğıt hükmündedir.

— Kitabı manasızlıktan kurtarmak için ne yapılması gerekir?

— Bir muallim vasıtasıyla manalarının ders verilmesi gerekir.

Şimdi, asıl sorumuz şu:

— Risale-i Nurları okuyanlar okuduklarını anlayabiliyorlar mı?

— Ya da mananın kaçta kaçını anlayabiliyorlar?

Ya da isim verip sorsak:

— İşârât’ül-İ’caz tefsirini kaç kişi anlayabiliyor?

— Muhakemat’ı kaç kişi anlayabiliyor?

— Nokta Risalesini kaç kişi anlayabiliyor?

— Kader risalesindeki “Cüzî irade” meselesini kaç kişi anlayabiliyor?

Buraya yazabileceğimiz o kadar çok eser var ki…

Şimdi, Üstadımızın “Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa manasız bir kâğıttan ibaret kalır.” sözünü esas yaptığımızda, yukarıda sayılan ve daha sayamadığımız onlarca Risale manasız bir kâğıt derekesine inmiş olmuyor mu?

— Peki, o Risaleleri manasız kâğıt olmaktan kurtarmak için ne yapmalıyız?

— Bir muallim vasıtasıyla o Risaleler şerh ve izah ettirmeliyiz.

Bunu kabul etmemek ve “Risaleler izah edilemez.” demek, o kıymetli Risalelerin manasız bir kâğıt hükmünü almasına razı olmak demektir ki hiçbir ehl-i insaf buna müsaade edemez.

Makam münasebetiyle şunu da izah etmek istiyoruz:

İzah ve şerhe karşı olanlar diyorlar ki:

— Anlamadan okusan da sevaptır.

Biz de onların bu sözlerine karşı deriz ki:

—Eğer amaç sadece sevap kazanmak niyetiyle okumaksa hiçbir kitap bu manada Kur’an’a yetişemez. Sevap niyetiyle bir okuma yapılacaksa o zaman Kur’an okunmalı ve her harfine verilen en az on sevaptan istifade edilmelidir. Risaleler sadece sevap kazanmak için okunamaz ve okunmamalı. Risaleleri sadece sevap kazandıracak okumalara mahkûm etmek içindeki manaya karşı bir hürmetsizlik ve bir cinayettir!

Yine Üstadımız 10. Söz’de şöyle diyor:

“Kuran-ı Hakîm’in feyziyle ve Hâlık-ı Rahîm’in rahmetiyle, şu taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda, o derin ve yüksek yolu şu derece ihsan ettiğinden bin şükür etmeliyiz. Çünkü imanımızın kurtulmasına kâfi gelir. Fehmettiğimiz miktarına memnun olup tekrar mütalâa ile izdiyâdına çalışmalıyız.”

Üstadımızın bu sözü Haşir Risalesinin Hatimesinde geçmektedir. Malumdur ki Haşir Risalesi anlaşılması zor bir eserdir. Bu zor eseri anlamakta zorlanan ve belki de bu zorlanma sebebiyle eseri okumaktan vazgeçenlere Üstadımız burada nasihat etmektedir. Şimdi, bu nasihatte geçen cümleleri tahlil edelim:

— Risaleleri anlayamıyorsak okumaktan vaz mı geçmeliyiz?

— Hayır, anladığımız kadarına memnun olmalıyız.

— Peki, anladığımız kadarı yeter mi?

— Hayır, yetmez; mütalaa ile istifademizin izdiyâdına yani artmasına çalışmalıyız.

Gördüğünüz gibi, Üstadımız “Anlamadan okuyun.” demiyor. Diyor ki: “Anlamadaki zorluk sizi küstürmesin. Anlayabildiğiniz kadarına memnun olun ama istifadenizi ziyadeleştirmek için daha fazla anlamaya çalışın. Eseri derinden derine mütalaa ederek istifadenizi ziyadeleştirin.”

Demek, anlamak önemli, sadece okumak yetmez; anlamadan tam istifade olmaz

Üstadımız istifade için “anlama” şartına koşmuş ve daha iyi anlayabilmek için de mütalaa yapmamızı tavsiye etmiştir. O hâlde eserleri daha iyi anlayabilen abiler anlayamayan kardeşlere o eserdeki manaları ders verse ve onların mütalaasını kolaylaştırsa, bu güzel olmaz mı? Bunda ne sakınca vardır?

Meselemize dair son bir delil daha sunmak istiyorum. Bu delile “Mantık ve iz’an delili” diyorum. Risalelerin izah edilmesine karşı çıkanların söylediği sözler şunlardır:

— Ya yanlış anlıyorsa?

— Anlattığı onun anladığıdır, Üstadımızın anlattığı değildir.

— İzah yapıldığında ifadelere bir kayıt gelir ve o geniş ifadeler küçülür.

Bu ve benzeri sözlerin temelinde Risaleleri yanlış veya eksik anlama mazereti vardır. Hâlbuki bu mazeret Kur’an ve hadis-i şerifler için de geçerlidir. Bugüne kadar binlerce müfessir kendi anlayışlarına göre Kur’an’ı tefsir etmiştir. Muhaddisler kendi fikir ve anlayışlarına göre hadisleri şerh etmiştir. Hatta bazen bir hadisi okuduğunuzda o hadis hakkında birbirine muhalif birçok izahı görebilirsiniz. Zaten mezheplerin ihtilafının bir sebebi de Kur’an ayetlerini ve hadisleri anlamadaki ihtilaftır.

Demek, Risalelerin şerhi hususunda yanlış anlaşılabilme mazereti Kur’an ve hadis-i şerifiler için de geçerlidir. Ancak bu mazeretten dolayı tefsir ve hadis şerhinden vazgeçilmemiş, ehli olanlar Kur’an’ı ve hadisleri şerh etmiştir.

Ayrıca Kur’an ve hadislere yanlış mana vermek mesuliyeti gerektiren bir iştir. Hâlbuki Risalelerdeki bir cümleye yanlış mana vermek mesuliyeti gerektirmez. Neticede tefekküri bir ibadet yapılmış ve günaha girilmemiş olur. Hâl böyleyken, nasıl olur da en mukaddes metinler olan Kur’an ve hadis-i şerifler şerh ve izah edilebiliyor da Risale-i Nurlar edilemiyor? Bunu mantık ve iz’an kabul eder mi?

Risalelerin izah edilmesine karşı çıkanlar şöyle bir söz daha söylüyorlar:

— Üstadımız diyor ki: “Risaletü’n-Nur size mükemmel bir mehaz olabilir. Müteferrik Risalelerdeki parçalar toplansa veya burhanlar cem edilse mükemmel bir izah ve bir haşiye ve bir şerh olabilir.”

— Üstadımız bu beyanında şerh ve izah olarak benzer konuların toplanmasını kastetmiştir. Yani Risaleyi Risale ile izah etmeye müsaade etmiştir. Kişilerin kendi görüşleriyle şerh ve izah yapmaları yasaktır…

İşte bazı kardeşlerimiz böyle diyor. Onlara göre şerh ve izahtan maksat sadece aynı konuların cemedilmesiymiş. Bu kardeşlerime şunu sormak istiyorum:

— Peki, o mesele Risale-i Nur’da izah edilmemişse ne olacak?

Sorumu daha da somutlaştırayım: Ben şimdi size Risale-i Nur’dan bazı cümleler söyleyeceğim. İzaha karşı çıkan kardeşlerimiz bu cümlelerin Risalelerde geçen izahını bulup bize göstersinler.

1. Cüzî ihtiyarinin üssü’l-esası olan meyelan Maturidice bir emr-i itibaridir, abde verilebilir. Fakat Eşari ona mevcud nazarıyla baktığı için abde vermemiştir.

2. Eğer desen: Tercih bilâ müreccih muhaldir. Hâlbuki o emr-i itibarî dediğimiz kesb-i insanî, bazen yapmak ve bazen yapmamaktadır. Eğer mûcib bir müreccih bulunmazsa, tercih bilâ müreccih lazım gelir. Bu ise usul-u kelamın en mühim bir esasını hedmeder.

3. Mana-yı harfi kasdi hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz ve o mana-yı harfinin inceliklerinde tedkikat yapılamaz. Fakat mânâ-yı ismi sâdık, kâzip her hükme mahal olur.

4. İnsanı dalaletlere sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm-i Zahir ile ism-i Batın’ın hükümleri ayrı ayrı oluyor. Bunları birbirine karıştırıp mercilerini kaybetmek mahzurludur.

5. Cenab-ı Hakk bütün cüz ve cüzîlerde sikke-i mahsusasını ve bütün küll ve küllîlerde has hatemini vazettiği gibi… Cüz nedir? Cüzî nedir? Küll nedir? Küllî nedir?

Daha bunlar gibi onlarca yer gösterebiliriz ki birçok cümlenin izahı Risale-i Nur’un diğer yerlerinde yapılmamıştır. Şimdi, şunu soruyorum:

— Önümüzde iki yol var. Ya bu cümleleri anlamadan okuyacağız ya da bir bilen bize izah edecek anlayacağız. Bu iki yoldan hangisi istifadelidir ve hangisi hikmete uygundur?

Kaldı ki anladığımızı zannettiğimiz yerleri bile ilmî birikimi olan bir ağabey izah ettiğinde anladığımız şeylerin çok ötesinde manalar inkişaf ediyor. En basit bir cümle olan “Bismillah her hayrın başıdır.” cümlesini bir hadis âlimi ağabey izah ettiğinde karşımıza bambaşka bir mana çıkıyor. Birikimi olan bir hadis alimi ağabeyimizden bu cümlenin izahını dinlemekte ne sakınca var?

Kardeşlerim, zaman değişmiş, bahusus gençler Risalelerin dilinden çok uzak. Değil zor meseleleri, en basit yerleri dahi okuyup anlayamıyorlar. Bunun için de okumuyorlar. Onların anlamasını ve okumasını sağlamak için birikimi olan bir ağabey cümleyi izah etse, aslını aynen muhafaza ederek önce aslını okusa, sonra Üstadımızın cümlesini şerh etse bunda ne sakınca vardır?

Şimdi de meseleye başka bir cihetten bakalım:

Sorumuz şu:

— Doğru okuma metodu nedir?

Dilerseniz bu metodu Üstad Hazretlerinden öğrenelim. Şimdi Üstad Hazretlerinin şu hatırasını yavaş yavaş okuyalım. Sonra üzerinde tahlil yapacağız:

Bundan otuz sene evvel, Eski Said’in gafil kafasına müthiş tokatlar indi.  اَلْمَوْتُ حَقٌّ  kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Medet istedi, bir yol aradı, bir halaskâr taharri etti. Gördü ki yollar muhtelif; tereddütte kaldı. Gavs-ı Âzam olan Şeyh-i Geylânî (r.a.)’ın Fütuhu’l-Gayb namındaki kitabıyla tefe’ül etti.

Tefe’ülde şu çıktı:  اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ  (Sen dâru’l-hikmettesin. Bir tabip ara, kalbini tedavi etsin.)

Aciptir ki o vakit ben Dârü’l-Hikmeti’l-İslamiye azası idim. Güya ehl-i İslam’ın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Hâlbuki en ziyade hasta bendim. Hasta evvela kendine bakmalı; sonra hastalara bakabilir.

İşte Hazreti Şeyh bana der ki: Sen kendin hastasın. Kendine bir tabip ara.

Ben dedim: Sen tabibim ol.

Tuttum, kendimi ona muhatap addederek o kitabı bana hitap ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetliydi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum.

Fakat sonra ameliyat-ı şifakârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci Üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münacatını dinledim, çok istifaza ettim… (28. Mektup)

Şimdi, Üstad Hazretlerinin anlattıkları üzerine biraz tahlil yapalım:

Üstadımız, Şeyh-i Geylânî Hazretlerinin Fütuhu’l-Gayb namındaki kitabını okuyor.

— Peki, nasıl okuyor?

Kendisini ona muhatap addederek o kitabı kendisine hitap ediyor gibi okuyor. İşte istifadenin sırrı budur…

Eğer bizler de Risale-i Nurlardan istifade etmek istiyorsak kendimizi Risalelere muhatap addederek okumalıyız. Yani sanki Risaleler bize hitap ediyor ve bizim için özel yazılmış eserlerdir. Sanki Üstad Hazretlerinin kapısını çalmışız da Üstad Hazretleri de kapıyı açmış, bizi içeriye buyur etmiş ve bize hususi bir ders yapıyor gibi okumalıyız. Okurken bu hâlet-i ruhiye içinde okumalıyız. Dinlerken de -okuyanı aradan çıkarıp- sanki Üstad Hazretleri anlatıyormuş gibi dinlemeliyiz.

Şimdi Üstadımızın şu ifadesine dikkat edelim:

Fakat kitabı çok şiddetliydi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum.

Biz Fütuhu’l-Gayb kitabını elimize alsak birkaç günde bitiririz.

— Peki, Üstadımız neden bitiremiyor?

— Neden okumaya dayanamıyor?

— Neden tahammül edemiyor?

— Ve bizler Risale-i Nurları okumaya nasıl tahammül ediyoruz?

Cevap şudur: Üstad Hazretlerinin okuma usulüyle bizim okuma usulümüz çok farklı. Üstad Hazretleri kendini kitaba muhatap yapıyor. Biz ise sanki Üstad Hazretleri başkasına konuşuyor da biz kulak misafiriymişiz gibi okuyoruz.

— Peki, kendimizi Üstad Hazretlerine muhatap addederek okumanın ya da dinlemenin birinci basamağı nedir?

Birinci basamağı okuduğumuzu anlamaktır. Okuduğumuzu anlamazsak kendimizi nasıl muhatap ittihaz edeceğiz?

Eğer kemal bulmak, nefsimizi tezkiye etmek, güzelleşmek, bu kazanda pişmek ve insan-ı kamil olmak istiyorsak, Üstadımızın derslerini nefsimizi muhatap kabul ederek okumalı ve gücümüz nispetinde amel etmeliyiz. Hakiki okuma, Üstadımızın Fütuhu’l-Gayb’ı okuduğu usulle okumadır. Risale-i Nurlar mutlaka bu metotla okunmalıdır. Bu usulle okumanın birinci basamağı da okuduğumuzu anlamaktır. Şerh ve izah ise bizi bu maksuda ulaştıracak bir vesiledir.

Bütün bu izahlarla beraber, bizler kimsenin okuma tarzına ilişmiyor ve herkesi kendi tarzıyla baş başa bırakıyoruz. Her okuyana saygı duyuyor ve Allah katında bizden daha kıymetli ve daha makbul olduğuna inanıyoruz. Herkes dilediği gibi okuyabilir, herkesin tarzı başımızın üstünde. Sadece onlardan da bizim tarzımıza ilişmemelerini bekliyoruz.

Ayrıca yaptığımız şerh ve izahlarda, “Son noktayı koyduk, buranın başka bir izahı yoktur.” gibi iddialarda da bulunmuyoruz. Bizler Risale-i Nurlarla yeni tanışmış, “Okuyorum ama bir türlü anlayamıyorum.” diyen, anlayamadığı için de Risale-i Nurlara lakayt kalan kardeşlerimize bir pencere açabilmek için böyle bir hizmete başlamış bulunuyoruz.

Yaptığımız şerh ve izahlar bizim o cümle ve metinden anladığımızdır. Eğer doğru anlamışsak bu Rabbimizin ihsanıdır, eğer yanlış veya eksik anlamışsak bu da bizim kusurumuzdur.

Cehlimize ve aczimize rağmen takatimizin bütün bütün fevkinde olan Risaleleri şerh etmek gibi büyük bir işe giriştik. Rabbimize cehlimizi ve aczimizi şefaatçi yapıyor ve bu yolu tamamlatmasını rahmetinden niyaz ediyoruz. Hidayet ve tevfik Allah’tandır!

Rabbimiz hepimize azami mertebe istifadeyi nasip etsin!

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin