a
Ana SayfaKatre10. Ve öyle Muhammed (a.s.m.) ki âyât-ı bâhire, mucizat-ı kâtıa ve secaya-yı sâmiye…

10. Ve öyle Muhammed (a.s.m.) ki âyât-ı bâhire, mucizat-ı kâtıa ve secaya-yı sâmiye…

Katre mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Ve öyle Muhammed (a.s.m.) ki âyât-ı bâhire, mucizat-ı kâtıa ve secaya-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye sahibi olmakla mehbit-i vahy-i İlahî olmuştur. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

(Âyât-ı bâhire: Açık ayetler / Mucizat-ı kâtıa: Vukuu kesin olan mucizeler / Secaya-yı sâmiye: Yüksek karakter / Mehbit-i vahy-i İlahî: İlahî vahyin indiği yer)

Bu maddelerin mütalaasına geçmeden önce şu noktayı tekrar hatırlatalım:

Katre Risalesi Allah’ın vücub-u vücudunu ve vahdaniyetini ispat eden bir eserdir. Üstad Hazretleri, Allah’ın varlığına birinci delil olarak Peygamberimiz (a.s.m.)’ı gösterdi.

Peygamberimiz (a.s.m.) Allah’ın varlığına delil olarak gösterildiğinde onun da risaletini ispat etmek iktiza etti. Zira risaleti ispat edilmezse Allah’ın varlığına olan delaleti ve şehadeti askıda kalır. İşte bu sebeple Üstad Hazretleri, Peygamberimiz (a.s.m.)’ın risaletini ispata girişti. Mezkûr cümle ve metnin devamında gelecek cümleler bu iktiza sebebiyle yazıldı.

Şimdi cümlenin mütalaasını yapalım:

“Âyât-ı bâhire” ve “mucizat-ı kâtıa” ile Peygamberimiz (a.s.m.)’a verilen mucizeler kastedilmiştir. Mucizeler hem âyât-ı bâhire hem de mucizat-ı kâtıadır.

Üstadımız burada “âyât” lafzını “bâhire” ile “mucizat” lafzını da “kâtıa” ile sıfatlandırmış. Başka yerlerde bunun tam tersini de yapıyor ve yüzer mucizat-ı bâhirelerine ve âyât-ı kâtıalarına istinaden…” diyerek “âyât”ı ” kâtıa” ile “mucizat”ı da “bâhire” ile sıfatlandırıyor. Demek, bu sıfatların tahsisinde özel bir mana aramaya gerek yok; yer değiştirebilirler.

“Âyât-ı bâhire” ve “mucizat-ı kâtıa” arasında hiçbir fark yok mudur?

Fark ifade şekline göredir. Mesela Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’ın, Ay’ı bir parmağının işaretiyle ikiye yarmasından bahsediyor olalım. Bu durumda iki farklı ifade kullanabiliriz:

1. Peygamberimiz (a.s.m.)’ın Ay’ı ikiye yarması, onun nübüvvetinin bir âyet-i bahiresi yani apaçık bir ayetidir.

2. Ay’ın ikiye yarılması bir mucize-i kâtıa yani mutlak surette vuku bulmuş bir mucizedir.

Gördüğünüz gibi, cümlenin kuruluş maksadına göre bir ifade seçiyoruz. Eğer bütün mucizeleri esas alarak konuşsak şöyle deriz:

— Peygamberimiz (a.s.m.)’ın gösterdiği mucizeler, onun nübüvvetinin âyât-i bahiresi yani apaçık ayetleri ve delilleridir.

— Peygamberimiz (a.s.m.)’ın gösterdiği bütün mucizeler mucizat-ı kâtıadır. Yani vukularında hiçbir şüphe olmayan mucizelerdir.

Herhalde aradaki farkı hissetmişsinizdir. Farklı bir daha tekrar edelim:

Mucizeleri Efendimiz (a.s.m.)’ın risaletine delil yaparsak “âyât-i bahire” diyoruz. Yani bu mucizeler Peygamberimiz (a.s.m.)’ın hakkaniyetine apaçık ayet ve delillerdir.

Eğer mucizelere vukua gelip gelmemesi cihetinden bakarsak “mucizat-ı kâtıa” diyoruz. Yani bu mucizeler mutlak surette vukua gelmiştir, vukuundan şüphe edilemez.

O hâlde şöyle diyebiliriz: Peygamberimiz (a.s.m.)’ın mucizat-ı kâtıası vardır ki bunlar risaletinin âyât-i bahiresidir.

19. Mektup’ta bu mucizelerden yaklaşık 300 tanesi beyan edilmiştir. Dileyenler -en azından bir kısmını- bu cümlenin şerhi olarak okuyabilirler.

Bu makamda şu nokta üzerinde durmak istiyoruz:

Mucizeler Peygamberimizin nübüvvetini ispat eder. Ancak kâfirler bu mucizeleri inkâr ediyor. Bizler nasıl bir yol takip etsek de onları ikna veya ilzam etsek?

Mucizeleri inkâr eden bir ateiste şöyle diyebiliriz:

Sen okulda İlk Çağ, Orta Çağ ve Yeni Çağ gibi konuları okudun. Hatta hocaların sana Yontma Taş Devri’ni, Cilalı Taş Devri’ni anlattı. Eğer sen bunlara inanıyorsan, bir şeyi kabul etmek için ille de görmek gerekmediğini kabul etmişsindir. Öyle ya, sen ne Taş Devri’ni gördün ne de İlk Çağ’ı ama bunlar hakkında anlatılan şeyleri kabul ediyorsun.

Hâlbuki kabul ettiğin bu bilgilerin hiçbiri tevatür kuvvetinde değildir. Hatta birçoğu bulgulara dayanır ve kazılar sonunda ele geçen tahmini bilgilerdir. Sen bu bilgileri hiç sorgulamadan, gözünle görmüş gibi kabul edebiliyorsun. Bu bilgileri okurken, mucizeler hakkında söylediğin, “Gözümle görmedim öyleyse inanmam.” sözünü hiç söylemiyorsun. Demek, bir şeye inanmak için ille de gözle görme şartını aramıyorsun.

Madem gözle görme şartını aramıyorsun o hâlde mucizelerin varlığını da kabul etmek zorundasın. Çünkü mucizelerin vukuu tevatür kuvvetiyle bize ulaşmıştır, tarihsel bilgilerde ise bu kuvvet yoktur.

O hâlde senin için yol ikidir:

– Ya tarihsel bilgileri kabul ettiğin gibi, mucizeleri de kabul edeceksin.

– Ya da gözünle görmediğin bütün olayları inkâr edip bugüne kadar kitaplardan öğrendiğin her şeyi yok sayacaksın.

Bunu yaparsan mucizeleri de inkâr edebilirsin. Yoksa birine inanıp diğerini inkâr etmek olmaz. Bu, kişinin kendisiyle çelişmesidir.

Şimdi, sen tarihsel bilgileri kabul ediyor musun? Elbette ediyorsun. Peki, durum böyle iken, mucizelere niye inkâr ediyorsun? Hem mucizeler tevatür kuvvetindedir. Tevatürde bir olaya şahit olan büyük bir topluluk vardır. Her biri bu olayı gördüğü şekliyle anlatır ve onlardan dinleyenler de bir başkasına anlatır; bir başkası bir başkasına derken, kim kimden dinlemişse, isimleri kaydedilerek, ta bize kadar ulaşır. Yalan söyleme ihtimali olmayan bu zatların sözlerine inanmayacaksın; Taş Devri’ni, Demir Devri’ni anlatan tarihçilerin sözüne inanacaksın. Bu nasıl bir muhakemedir?

Eğer bir ateistle konuşursak mucizeleri böyle kabul ettirebiliriz. Eğer bir Ehl-i kitapla konuşursak ona da şöyle diyebiliriz:

— Sen Hz. İsa’nın Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu nereden biliyorsun? Yani nereden biliyorsun ki o zat -hâşâ- yalancı ve hilekâr değildir?

Bu soruya karşı o şöyle der:

— Onun Allah tarafından gönderildiğini biliyorum çünkü o zat mucizeler göstermiş. Mesela duasıyla ölüleri diriltmiş, hastaları iyileştirmiş ve daha bunlar gibi birçok mucizeler göstermiş.

Biz de onun bu sözüne karşı şöyle deriz:

— O hâlde sen tevatüre yani içinde yalan ihtimali olmayan ve kuvvetli bir cemaat tarafından nakledilen habere inanıyorsun. Zira biraz önce saydığın, Hz. İsa’dan zahir olan mucizeleri sen görmedin ve o mucizelere bizzat şahit olmadın ama bu mucizelere inanıyorsun. Demek, sen tevatür kuvvetindeki haberleri kabul ediyorsun.

Öyleyse Hz. Muhammed (a.s.m.)’ın peygamberliğine de inanmak zorundasın. Zira onun elinde gözüken mucizeler de bize tevatür yoluyla gelmiş. Madem tevatüre inanıyorsun o hâlde bu haberlere de inanmak zorundasın. Yok, eğer “Ben tevatüre inanmam.” dersen, bu durumda, Hz. İsa hakkında söyleyecek hiçbir sözün olamaz. Çünkü sen onun hiçbir mucizesini gözünle görmedin ve mucizeleri esnasında Hz. İsa’nın yanında değildin.

O hâlde senin için yol ikidir:

– Ya tevatürü inkâr eder ve “Gözümle görmediğime inanmam.” dersin. Bu durumda, Hz. İsa’yı da inkâr etmen gerekir.

– Ya da tevatürü delil kabul eder ve bu kabulün neticesi olarak Hz. İsa’nın mucizelerine inandığın gibi, Hz. Muhammed (a.s.m.)’ın da mucizelerine inanırsın.

– Üçüncü bir yol olan, tevatürü Hz. İsa hakkında kabul etmek, Hz. Muhammed (a.s.m.) hakkında ise kabul etmemek ancak kişinin kendisiyle çelişmesidir.

İşte mucizeyi inkâr eden bir Ehl-i kitaba da böyle diyebiliriz.

Bu bahsi kapatıp şimdi cümlemizin devamına bakalım:

Üstadımız, Peygamberimiz (a.s.m.) hakkında: “Secaya-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye sahibi olmakla…” buyurdu.

“Secaya” kelimesi “seciye” lafzının çoğuludur. Seciye “ahlak” manasına da gelmektedir. Ancak mezkûr cümlede Peygamberimizin “ahlâk-ı âliye” sahibi olduğu ayrıcı belirtildiğinden, buradaki seciyeyi “ahlak” ile değil de “karakter” ile izah etmek daha uygun olur. Yoksa “ahlak-ı âliye” ifadesi tekrara düşer. Gerçi tekrar da caizdir ve tekit için yapılabilir.

Karakter zaten bildiğimiz bir kelimedir. Bazı kişiler hakkında, “Çok karakterli.” deriz. İşte bu söz ile neyi kastediyorsak, Peygamberimiz (a.s.m.) o şeyin zirvesinde bulunuyordu.

“Ahlak” Arapça bir kelimedir. Yaratmak ve yaradılış manasına gelen “hılkat” kökünden türemiştir. “Seciye, tabiat, huy” gibi manalara gelen “hulk” veya “huluk” kelimesinin çoğuludur.

“Halk” insanın gözle görülen, elle tutulan maddi varlığının yaradılışını; “huluk” da onun huy, tabiat ve davranış gibi manevi yaratılışını anlatmada kullanılmıştır. İşte bu ikinci kullanışın çoğulu “ahlak”tır.

Ahlakın konusu: Adalet, doğruluk, güvenilir olmak, kanaatkâr olmak, cömertlik, sabır, cesaret, vefa, takva gibi insanın imani yönünü ortaya koyan davranışlardır. Peygamberimiz (a.s.m.) bunların her birine zirve seviyede sahip idi.

Hem şunu da unutmamak gerekir: İnsan güzel ahlakın bir kısmına sahip olabilir. Ancak güzel ahlakın her çeşidine sahip olmak ancak ehass-ı havassa mahsustur. Bir de her bir sıfata zirve seviyede sahip olup, bu sıfatların birbirini nakz etmemesi neredeyse mümkün değildir.

Peygamberimiz (a.s.m) ise ahlâk-ı âliyenin her bir sıfatına en yüksek seviyede sahipti. Bu da onun sıdkını ve doğruluğu ispat eder.

Bu bahsin çok geniş mütalaasını Reşhalar Risalesi’nin 3. Reşha’sında yapmıştık. Tekrar etmek isteyenler bu bölümü okuyabilirler.

Netice: Peygamberimiz (a.s.m.) âyât-ı bâhire, mucizat-ı kâtıa, secaya-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye sahibiydi. Bu sahipliği sebebiyle de mehbit-i vahy-i İlahî -yani İlahî vahyin indiği yer- olmuştur.

Bu dersimizde şu cümlenin mütalaasını yaptık:

Ve öyle Muhammed (a.s.m.) ki âyât-ı bâhire, mucizat-ı kâtıa ve secaya-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye sahibi olmakla mehbit-i vahy-i İlahî olmuştur. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin