a
Ana SayfaKatre11. Ve öyle bir Muhammed (a.s.m.) ki âlem-i gayb ve melekûtu seyir ve ziyaret etmekle…

11. Ve öyle bir Muhammed (a.s.m.) ki âlem-i gayb ve melekûtu seyir ve ziyaret etmekle…

Katre mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Ve öyle bir Muhammed (a.s.m.) ki âlem-i gayb ve melekûtu seyir ve ziyaret etmekle, ervahı müşahede ve melaike ile musahabe, cin ve insanlara irşad vazifesini almıştır. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

(Ervah: Ruhlar / Musahabe: Karşılıklı sohbet etme)

Beş duyu organıyla idrak edilebilen âleme “âlem-i şehadet”, beş duyu organıyla idrak edilemeyen âleme ise “âlem-i gayb” denir. Cennet, cehennem, âlem-i ervah, Arş, Kürsî gibi mekânlar âlem-i gayba ait mekânlardır.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) âlem-i gaybı seyir ve temaşa etmiş ve bu âlemin birçok yerini ziyaret etmiştir.

Melekût “mülk” lafzının mübalağa sigasıdır. Bu kelime Kur’an’da şöyle geçmektedir:

اَوَلَمْ يَنْظُرُوا فِي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  Onlar semavatın ve yeryüzünün melekûtuna bakmıyorlar mı? (Araf 185)

“Semavatın melukûtu” ile Allah’ın azamet ve kibriyasına delalet eden Güneşler, Aylar, yıldızlar, galaksiler vs. kastedilmiştir. Üstadımız “âlem-i melekût” ifadesiyle -herhâlde- semavatın kandillerini ve daha ötesini -yani Allah’ın izzet ve azametinin tecelli ettiği büyük mekânları ve mülkleri- kastetmiştir.

İşte Peygamberimiz (a.s.m.) -bahusus miraç ile- âlem-i gayb ve melekûtu seyir ve ziyaret etmiş, bu âlemlerde gezmiş ve döndüğünde gördüklerini ümmetine hikaye etmiştir. Bu âlemlerde gezerken de ervahı müşahede etmiş, melekler ile musahaba yani sohbet etmiştir. Ve sonunda da cin ve insanlara irşad vazifesini almıştır.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Ve öyle bir Muhammed (a.s.m.)’dır ki şahsiyet-i maneviyesiyle kâinatın kemaline bir fihriste olmakla, bütün saadetlerin ve medeniyetlerin düsturlarını hâvi bir şeriata sahiptir. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

(Hâvi: İçine alan)

İlk önce, Peygamberimiz (a.s.m.)’ın şahsiyet-i maneviyesi üzerine konuşalım:

Efendimiz (a.s.m.)’ın bir şahsiyet-i maddiyesi var, bir de şahsiyet-i maneviyesi. Şahsiyet-i maddiye cihetiyle bizim gibi bir beşerdir. Yer, içer, uyur, evlenir; vakti gelir, pazarda pazarlık yapar ve hakeza. Bir de şahsiyet-i maneviyesi var. Şahsiyet-i maneviye cihetiyle emsalsizdir.

Bu iki şahsiyet arasındaki farkı çok iyi bilmemiz gerekiyor. Yoksa bilmeden Efendimiz (a.s.m.)’a hürmetsizlik yaparız. Üstad Hazretleri bu iki şahsiyet arasındaki farkı Hubab Risalesi’nde izah etmiş. İktibasla nakledelim:

Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semalarda uçmaya başlar. Şimdi, birisi yerde kalan yumurtasının kabuğunda o kuşun güzelliğini ve kemalatını görmek istese, bu kişinin ahmak olduğunda şüphe yoktur.

Aynen bunun gibi, Efendimiz (a.s.m.)’ın da kabuk hükmünde bir şahsiyet-i maddiyesi var, bir de tekâmül ve terakki etmiş şahsiyet-i maneviyesi var. Siyer kitaplarının naklettiği hadiseler Peygamberimizin şahsiyet-i maddiyesine aittir. Eğer bir kimse Peygamberimize maddi ve sathi bir nazarla bakarsa, şahsiyet-i maneviyesini idrak edemez ve derece-i kıymetine vasıl olamaz.

Peygamberimizin şahsiyet-i maneviyesinin büyüklüğüne bir nebze şuradan bakabiliriz:

السَّبَبُ كَالْفَاعِل  “Bir işe sebep olan, onu yapan gibidir.” kaidesince ümmetinin bütün sevabı en evvel onun amel defterine yazılmaktadır. Böyle bir sevabın büyüklüğünü ve sahibine kazandıracağı makamı tasavvur edebilir misiniz?

Dolayısıyla, Efendimiz (a.s.m.)’ın şahsiyet-i maddiyesine ait zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; hemen başı kaldırıp, şahsiyet-i maneviyesine bakılmalıdır.

Bu bahsin çok geniş mütalaasını Reşhalar Risalesi’nin 1. Reşhasında yapmıştık. Tekrar etmek isteyenler bu bölümü okuyabilirler.

Üstadımız dedi ki: Öyle bir Muhammed (a.s.m.)’dır ki şahsiyet-i maneviyesiyle kâinatın kemaline bir fihriste olmakla…

Yani kemal namına şu âlemde ne varsa, o şey Efendimiz (a.s.m.)’da en zirve seviyede bulunuyordu. Mesela:

– Takva bir kemaldir. Efendimiz (a.s.m.) takvanın en üst derecesine sahipti.

– Zühd bir kemaldir. Efendimiz (a.s.m.) zühdün en kemaline sahipti.

– Sabır bir kemaldir. Efendimiz (a.s.m.) sabra zirve seviyede sahipti.

– Kusurları örtmek bir kemaldir. Efendimiz (a.s.m.) bu haslete en geniş manada sahipti.

– Cömertlik bir kemaldir. Efendimiz (a.s.m.) insanların en cömerdi idi.

Bunlar gibi, âlemde ne kadar kemal varsa Peygamberimiz (a.s.m.)’da hepsi mevcuttu. Hatta âlem kemal dersini ondan aldı ve ondan öğrendi.

Üstadımızın cümlesinde ikinci nokta şuydu: Bütün saadetlerin ve medeniyetlerin düsturlarını hâvi bir şeriata sahiptir. 

Peygamberimiz (a.s.m.)’ın getirmiş olduğu şeriat nübüvvetine büyük bir delildir. O şeriat ki saadetlerin ve medeniyetlerin düsturlarını hâvidir. Bu delili şöyle mütalaa edelim:

Şöyle bir soru sorsam:

— Okuma-yazma bilmeyen birisi bir hukuk kitabı yazabilir mi?

Elbette yazamaz. Hukukun ne olduğunu bilmeyen, kitabını nasıl yazacak!

— Peki, siz okuma-yazma bilmeyen bir kişinin -bir hukuk kitabı yazdığını değil- bir hukuk sistemini ortaya koyduğunu görseniz ne dersiniz?

— Bir de ortaya koyduğu bu sistemde tamamen orijinal hükümler bulunsun ve hiçbir sistemi taklit etmemiş olsun, buna ne dersiniz?

Bir de şunu görseniz: Okuma-yazma bilmeyen bu kişinin ortaya koymuş olduğu hukuk sistemi sadece kuramsal, kâğıt üstünde bir sistem değil. Toplumların ve ülkelerin uyguladığı ve uyguladıklarında adaleti tam manasıyla sağladıkları bir sistem. Öyle bir sistem ki en vahşi toplumlar bu sistemi kendilerine rehber yaptıklarında, birden en medeni toplumlara yetişiyor hatta onları geçiyor. Bu sistemle yönetilen toplumlarda en küçük bir kargaşa ve en ufak bir hak kaybı olmuyor. İnsanların can ve mal güvenliği tam manasıyla sağlanıyor. Yani bu sistemin işlediği toplumlarda kediyle kuş arkadaş oluyor ve boynuzsuz koyun boynuzlu koyundan hakkını alabiliyor.

Bu hukuk sistemine bir özellik daha ekleyelim:

Bu öyle bir sistem ki zamanın ihtiyarlamasıyla ihtiyarlamıyor. Yaşam tarzları farklı bütün asırların ihtiyacını görüyor. Yani okuma-yazma bilmeyen bu kişi bir hukuk sistemi ortaya koyuyor, bin sene sonra yaşayan insanlar bile o hukuk sistemiyle saadete ulaşıyor.

— Okuma-yazma bilmeyen bir kişiden böyle bir sistemin çıkması mümkün müdür?

Asla mümkün değildir. Bırakın okuma-yazma bilmeyen birisini, bin tane hukukçuyu bir araya getirsek bunu yine de yapamazlar. Zaten yaptıkları da ortada…

Bakınız, şimdi dikkatle dinleyiniz:

Hz. Muhammed (a.s.m.) okuma-yazma bilmiyordu. Kur’an’ın beyanıyla ne tek bir harf yazmış ne de tek bir kelime okumuştu. Ama bu hâliyle adına şeriat denilen öyle bir hukuk sitemini ortaya koydu ki 14 asır boyunca insanların dörtte birini adaletle ve hakkaniyetle idare etti. Bunun yeryüzünde tek bir emsali yoktur. Zira görüyoruz ki yıllarca hukuk eğitimi almış onlarca hukukçunun bir araya gelmesiyle yaptığı kanunlar 3-5 sene bile yaşayamıyor ve eskiyor. Adaletle idare edememesi de cabası…

Acaba ümmi olan yani okuma-yazma bilmeyen bu zatın (a.s.m.) tek başına bu kanunları yapması ve bu kanunların hiçbir değişikliğe uğramadan, tam 14 asır boyunca, insanların en az dörtte birini adaletle ve hakkaniyetle idare etmesi mümkün müdür? Hayır, asla mümkün değildir.

Yol ikidir:

Ya denilecek ki: Bu hukuk sistemini bizzat o zatın kendisi yapmıştır. Bu kabul edildiğinde, bu işin nasıllığı da izah edilmek zorundadır. Yani okuma-yazma bilmeyen birisi bunu nasıl yaptı, bu açıklanmalıdır.

Ya da denilecek ki: Bu zat vahye mazhardır, Allah’ın resulüdür, bu hükümleri ona Allah öğretmiş ve vahiyle bildirmiştir. Bu zat bu sistemin sahibi değil, sadece tebliğ edicisidir.

Akıl ve mantık ancak bu ikinci şıkkı kabul eder.

Eğer birisi, “Biz şeriat denilen bu hukuk sisteminin mükemmel olduğunu nereden biliyoruz?” derse, ona deriz ki:

Şimdi biz sana yüzlerce İslam âliminin bu konudaki sözlerini nakletsek, sen bu sözleri kabul etmezsin. Hem kemal odur ki dost değil, düşman onu takdir etsin. Bu yüzden sana Shebol’un sözünü nakletmek istiyorum. Bu zat 1927 Hukuk Kongresi başkanıdır. O şöyle diyor:

— Hz. Muhammed’in insan olması itibariyle, bütün insanlık muhakkak iftihar eder. Çünkü o zat okuma-yazma bilmemesiyle beraber, 13 asır evvel, öyle kanunlar ve esaslar getirmiş ki biz Avrupalılar 2.000 sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek, en mesut ve en saadetli nesiller oluruz.

İşte Hukuk Kongresi Başkanı Shebol böyle demiş. Diğer Batılı bilim adamlarının sözlerini İşârâtü’l İ’caz tefsirinin sonunda bulabilirsiniz. Dersi uzatmamak için bu kapıyı açmıyoruz.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Ve öyle bir Muhammed (a.s.m.)’dır ki âlem-i şehadette iken gaybiyattan haber verir bir beşir ve nezir olup bütün kuvvetiyle, kemal-i ciddiyetle ve vüsuk ile ve itminan ile yüksek bir iman ile nev-i beşere karşı tevhid dinini  لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ  ile ilan ve ilam ediyor. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

(Beşir: Müjdeleyici / Nezir: Korkutucu, uyarıcı / Vüsuk: Davasına olan güvenden kaynaklanan gönül rahatlığı / İtminan: Mutmain olma, kendine güvenme / İlam: Anlatma, bildirme)

Cümlede çok madde var. Bu sebeple, önce cümleyi maddeleyip ihata edelim:

1. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) âlem-i şehadette iken âlem-i gaybtan haber veriyor. Yani cennetten, cehennemden, hesaptan, sırattan ve âlem-i gaybın diğer unsurlarından haber veriyor.

2. Bununla da bir beşir ve nezir (müjdeleyici ve uyarıcı) oluyor.

3. Tevhid dinini  لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ  kelime-i kudsiyesiyle ilan ve ilam ediyor. Bunu yaparken de:

A. Bütün kuvvetiyle yapıyor.

B. Kemal-i ciddiyetle yapıyor.

C. Vüsuk ile yani davasına olan güvenden kaynaklanan bir gönül rahatlığı ile yapıyor.

D. İtminan ile yani mutmain bir hâlde ve kendine güvenerek yapıyor.

E. Yüksek bir iman ile yapıyor.

Böyle çok maddeli cümleleri kavramanın en kısa yolu cümleyi parçalamak ve maddelere ayırmaktır. Biz de bunu yaptık. Herhâlde bu şekilde ihatanız kolaylaşmıştır.

Bu makamda şu meseleden biraz dem vurmak istiyorum:

Defaatle söyledik ki: Risale-i Nurlardan bir yeri mütalaa ederken aslında çok yeri mütalaa ediyoruz. Bu sebeple de “Bugün mütalaa çok uzundu, Risale-i Nur’dan az yer okudum.” dememeliyiz. Çünkü mütalaa ettiğimiz yer Risalelerin birçok yerinde geçmektedir. Bu durumda, biz aynı zamanda diğer metinleri de okumuş gibi oluyoruz.

İşte bu anlattığımıza güzel bir örnek geldi. Bizler Reşhalar Risalesi’ni daha önce mütalaa etmiştik. Şimdi size Reşhalar’dan bir kaç yer nakledeceğim. Bakın bakalım, mütalaasını yaptığımız cümlelerden farkı var mı?

Ve keza, siyer-i nebeviyenin şehadetiyle derece-i vüsuku ve kemal-i ciddiyet ve metaneti ve bütün işlerinde ve harekatında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kati delillerdir. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

Ve keza, en nezih hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi bir şahsiyet-i maneviye sahibi olduğuna icma vardır. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

Ve keza, dünya ve ahiret saadetlerini temine kâfil ve kâfi olan şeriatı, nübüvvetini tasdik ve ispata kâfidir. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

İfadeler farklı olmakla birlikte, bu derste mütalaa ettiğimiz hakikatlerin aynıları… Eğer Reşhalar Risalesi’ni mütalaa ederken bu noktalar üzerinde iyi durmuş ve meseleleri iyi tahlil etmişseniz, bu dersi kavramak sizler için çok kolaydır. Hatta hakikatleri kavramakla uğraşmaz, bu vakti tefekküre ayırırsınız.

Kıssadan hissemiz şu ola: Bir derste işlenen hakikatleri iyice hazmetmeden sonraki derse geçmemeliyiz. Önce bir cümleyi veya hakikati iyice anlamalı, kavramalı, hazmetmeli; daha sonra diğer bölüme geçmeliyiz. İşin sonunda bu hakikatler kişide meleke hâline gelir. Bundan sonra artık hazmetmeye, kavramaya çalışmaya ihtiyaç kalmaz. Ruh zaten bu manaları su gibi içmiştir. Sadece tefekkürle ruhtaki ve kalpteki etkisi ziyadeleştirilir.

Son kısmın geniş mütalaasını Reşhalar Risalesi’nin 3. Reşhasında yapmıştık. Tekrar etmek isteyenler bu bölümü okuyabilirler.

Bu dersimizde şu bölümün mütalaasını yaptık:

Ve öyle bir Muhammed (a.s.m.) ki âlem-i gayb ve melekûtu seyir ve ziyaret etmekle, ervahı müşahede ve melaike ile musahabe, cin ve insanlara irşad vazifesini almıştır.

Ve öyle bir Muhammed (a.s.m.)’dır ki şahsiyet-i maneviyesiyle kâinatın kemaline bir fihriste olmakla, bütün saadetlerin ve medeniyetlerin düsturlarını hâvi bir şeriata sahiptir.

Ve öyle bir Muhammed (a.s.m.)’dır ki âlem-i şehadette iken gaybiyattan haber verir bir beşir ve nezîr olup bütün kuvvetiyle, kemal-i ciddiyetle ve vüsuk ile ve itminan ile yüksek bir iman ile nev-i beşere karşı tevhid dinini  لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ  ile ilan ve ilam ediyor. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin