a
Ana SayfaCümle İzahları13. Risale-i Nurlarda Kur’ani bir yolun takip edilmesi ne manaya gelmektedir?

13. Risale-i Nurlarda Kur’ani bir yolun takip edilmesi ne manaya gelmektedir?

Bu dersimizde Mektubat eserinden şu bölümün izahını yapacağız:

Bu muhtelif turukların başı ve bu cedvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi Kur’an-ı Hakim’dir. Hakiki tevhid-i kıble onda olur. Öyle ise en âla mürşid de ve en mukaddes üstad da odur. Ona yapıştım. (Mektubat)

(Turuk: Yollar / Cedvel: Su kanal / Menba: Kaynak / Seyyare: Gezegen)

Üstad Hazretleri mezkûr beyanında ve Risale-i Nurların daha birçok yerinde Kur’an’ı üstad tuttuğunu ve Risalelerde Kur’ani bir yol takip ettiğini beyan buyuruyor. Bu beyanlardan 28. Mektup’un 3. Risalesinin 3. Noktasını burada aynen kaydedeceğiz. Ve daha sonra Üstadımızın nasıl bir Kur’ani yol takip ettiğini gücümüz nispetinde anlatmaya çalışacağız.

Üçüncü nokta: Bundan otuz sene evvel eski Said’in gafil kafasına müthiş tokatlar indi. “Ölüm haktır.” kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Medet istedi. Bir yol aradı. Bir halaskâr taharri etti. Gördü ki yollar muhtelif. Tereddütte kaldı. Gavs-ı Azam olan Şeyh Geylani (r.a.)’ın “Fütühu-l Gayb” namındaki kitabıyla tefe’ül etti. Tefe’ülde şu çıktı: “Sen dâru-l hikmettesin; bir tabip ara kalbini tedavi etsin.”

Acayiptir ki o vakit ben Dâr-ul Hikmeti-l İslamiye azası idim. Güya ehli İslam’ın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Hâlbuki en ziyade hasta ben idim. Hasta olan evvela kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir. İşte Hz. Şeyh bana dedi: “Sen kendin hastasın, kendine bir tabip ara.”

Ben dedim: “Sen tabibim ol.” Tuttum, kendimi ona muhatap addederek o kitabı bana hitap ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi, gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek okudum. Bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra ameliyat-ı şifakeraneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci Üstadımın kitabını tamam okudum. Çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münacatını dinledim. Çok istifaze ettim.

Sonra İmam Rabbani’nin “Mektubat” kitabını gördüm. Elime aldım. Halis bir tefe’ül ederek açtım. Acayiptendir ki bütün Mektubat’ında yalnız iki yerde Bediüzzaman lafzı vardı. O iki mektubat birden açıldı. Pederimin ismi “Mirza” olduğundan, o mektupların başında “Mirza Bediüzzaman’a mektup” diye yazılı olarak gördüm. “Fesübhanallah!” dedim. Bu bana hitap ediyor. O zaman eski Said’in bir lakabı Bediüzzaman idi. Hâlbuki hicretin 300. senesinde Bediüzzaman Hamadani’den başka o lakapla iştihar etmiş zatlar bilmiyordum. Hâlbuki o imamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki ona o iki mektubu yazmış. O zatın hâli benim hâlime benziyormuş gibi, o iki mektubu kendi derdime deva buldum. Yalnız İmam mektuplarında tavsiye ettiği gibi, çok mektuplarında da musırrane şunu tavsiye ediyor: “Tevhid-i kıble et!” Yani “Birini üstad tut, arkasından git. Başkasıyla meşgul olma…”

Şu en mühim tavsiyesi benim istidadıma ve ahval-i ruhiyeme uygun gelmedi. Ne kadar düşündüm, bunun arkasından mı? Yoksa ötekinin mi? Yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim? Taharride kaldım. Her birinde ayrı ayrı cazibedar hasiyetler var. Biriyle iktifa edemiyorum. O taharride iken Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle kalbime geldi ki bu muhtelif turukların başı ve bu cedvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi Kur’an-ı Hakim’dir. Hakiki tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise en âla mürşid de ve en ala mukaddes üstad da odur. Ona yapıştım. Nakıs ve perişan istidadım elbette layıkıyla o mürşid-i hakikinin ab-ı hayat hükmünde ki feyzini mas edip alamıyor. Fakat ehli kalb ve sahib-i hâlin derecatına göre, o feyzi, o ab-ı hayatı yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek, Kuran’dan gelen o sözler ve o nurlar yalnız aklî mesail-i ilmiye değil. Belki ruhi, hâlî mesail-i ilmiyedir. Ve pek yüksek ve kıymettar maarif-i ilahiye hükmündedirler.” (28. Mektup)

“Risale-i Nur Kur’ani bir yol takip etmiş.” demek üç suali akla getiriyor:

1. Kur’ani yolun özellikleri nelerdir?

2. Başkaları Kur’ani bir yol takip etmemiş mi?

3. Risale-i Nur’un Kur’ani bir yol takip ettiğinin delili nedir?

İşte bu üç soruya cevap bulunabilirse mesele anlaşılmış olur. Bizler her bir soruyu bir başlık altında inceleyeceğiz. İnayet ve Tevfik Allah’tandır.

KUR’ANİ YOLUN ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

Kur’an ne kâinatı inkâr eder ne de nisyan perdesine sarar. Belki kâinatı sanatkârı olan Allahu Teâlâ hesabına istihdam eder. Eserden müessire, nakıştan nakkaşa, kitaptan kâtibe ve sanattan sanatkâra bir yol açar. Her bir eserde müessiri, nakkaşı, kâtibi ve sanatkârı olan Allah’ı gösterir. Kâinattaki fiilleri anlatır, sonra faili olan Allah’ı ispat eder. Kâinatı Allah’ın varlığına ve birliğine bir delil yapar. Yaratılmışların üzerindeki İlahî isimleri ve sıfatları okur. Sonra isimlerden müsemmaya (ismin sahibi olan Allah’a), sıfatlardan mevsufa (sıfatın sahibi olan Allah’a) bir pencere açar; Cenab-ı Hakk’ı sıfat ve isimler dürbünüyle tefekkür ettirir.

Kur’an’a göre, her şey Allah’ın kemal ve cemalinin aynasıdır, tezgâhıdır, meşheridir. Kur’an kâinat kitabının manalarını talim eder, mevcudatın hâl lisanı ile yapmış oldukları zikir ve tesbihleri tercüme eder.

Kur’ani yolun daha birçok özellikleri vardır. Biz sadece Kur’an’ın kâinata bakışını inceledik. Zira Risale-i Nur ile Kur’an’ı bu cihetten mukayese edeceğiz. Her bir cihetten kıyas ise bizim gücümüzün çok üstündedir. Kur’ani yolun diğer özelliklerini öğrenmek için 25. Söz’e bakabilirsiniz.

BAŞKALARI KUR’ANİ BİR YOL TAKİP ETMEMİŞ Mİ?

Evvela şunu ifade edelim ki bütün hak tarikatlar Kur’an’dan çıkmıştır ve Kur’an’ın malıdır. Lakin bazıları Kur’an’ın yolunu meşreplerinde bütünüyle muhafaza edememiştir. Mesela Vahdetü’l-Vücud meşrebinde olanlar “Lâ mevcude illa hû” (Allah’tan başka vücud sahibi yoktur) diyerek kâinatı inkâr etmişler ve kâinatın bir hayal olduğunu kabul etmişlerdir.

Vahdeti’ş-Şuhud ehli ise “Der tarik-i Nakşibendî lazım âmed çârı çiz, terki dünya, terki ukba, terki hesti, terki terk.” (Nakşibendî tarikatı der ki: Dört şey lazımdır: Dünyayı terk etmek, ahireti terk etmek, varlıkları terk etmek ve ihlası muhafaza için terk ettiklerini de terk etmek) diyerek kâinatı nisyan perdesine sarmışlar. Hakka ulaşmanın yolunu kâinatı unutmakta ve düşünmemekte bulmuşlar ve eşyayı terk etmişler.

Hâlbuki Kur’an ne kâinatı inkâr eder ne de kâinatı nisyan perdesine sarar. Kur’an Hz. Musa’nın asası gibi, her mahluktan marifetullahın ab-ı hayatını fışkırtır. Semayı, denizi, karayı ve içindekileri yani her şeyi Allah’ın varlığına ve birliğine delil yapar. Kâinattan sanatkârı olan Allah hesabına bahseder.

Her ne ise biz bu sözü daha fazla uzatmadan asıl meselemiz olan “Risale-i Nur’un Kur’ani bir yolu takip etmesi” meselesine geçelim. Burada yaptığımız izahın tafsilatını Risale-i Nur’da bulmanız mümkündür.

RİSALE-İ NUR’UN YOLU İLE KUR’AN’IN YOLUNU MUKAYESE

Biz bu makamda sadece iman hakikatlerinden olan:

1. Allah’ın varlığı,

2. Kur’an’ın hak kelam olması,

3. Hz. Muhammed (a.s.m.)’ın Allah’ın resulü olması,

4. Meleklerin varlığını ispat hususunda,

Kur’an’ın yolu ile Risale-i Nur’un yolunu bazı misaller ile mukayese edeceğiz. Diğer iman hakikatlerinin ispatı ve İslami meselelere bakışı gibi, daha birçok makamda Risale-i Nur’un üslubu ile Kur’an’ın üslubu kıyas edilebilir. Biz sadece denizden bir damlayı numune olarak zikredip akla ve kalbe bir pencere açmaya çalışacağız. Zaten arife işaret yeter.

ALLAH’IN VARLIĞINI İSPATTAKİ KUR’ANİ YOL

Kur’an-ı Kerim birçok ayet-i kerimesiyle Allah’ın varlığını ispat etmektedir. Bu ayetlerden biri de Ra’d suresinin 4. ayetidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:

— Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır. Bunların hepsi bir su ile sulandığı hâlde yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. İşte bunda akleden bir kavim için ibretler vardır. (Ra’d 4)

Cenab-ı Hak bu ayet-i kerimede varlığını iki delille ispat etmiştir:

1. Yeryüzündeki komşu kıtaların varlığı. Evet, su ile kaplı olan şu âlemde nasıl olmuş da suyun tecavüzünden kendini koruyan kara parçaları kalmıştır? Hatta evvela karalar nasıl oluşmuştur? Dünyamızın ilk yaratılış safhalarında sıvı hâlde olduğu malumdur. Daha sonra bu sıvıdan taş ve toprak yaratılmıştır. Eğer dünyamız sıvı hâlde kalsaydı, içinde yaşamak en azından bizim için mümkün olmayacaktı. Eğer o sıvı toprak olurken demir gibi sert olsaydı, bu sefer de kendinden istifade etmek mümkün olmayacaktı.

— O hâlde bu işi yapan kimdir?

— Kıtaların oluşmasını sıvı hâlde kalmasına tercih eden irade sahibi yaratıcı kimdir?

Elbette buna bu vaziyeti veren Allahu Teâlâ’dır.

İşte Kur’an yeryüzündeki kıtalardan bahseder ve onları akıl sahiplerinin gözleri önüne koyar. Ta ki düşünüp Allah’ı bulsunlar.

Şimdi, aynı meseleyi Risale-i Nur’dan okuyalım:

Evet, arzın evveli hilkatına bakıyoruz ki mayi hâline gelen bir madde-i seyyaleden taş ve toprak halk edilmiş. Mayi kalsaydı, kabil-i süknâ olmazdı. O mayi taş olduktan sonra demir gibi sert olsa idi, kabil-i istifade olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin hacetini gören bir Sani-i Hakim’dir. (33. Söz)

2. Ayetin devamında “Üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır. Bunların hepsi bir su ile sulandığı hâlde yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız.” buyrularak bu eşyalara dikkat çekilmiştir.

Evet, kışın ölen ağaçların bahar mevsiminde huriler gibi giyindiklerini görürüz. Her bir ağacın eli hükmündeki dalları ile bizlere türlü türlü meyveler ikram edilir. Her birinin rengi ayrı, kokusu ayrı, sureti ayrı, menfaati ayrı, lezzeti ayrıdır. Âdeta o ağaçların dalları rahmetin eli olur.

— Acaba nasıl oluyor da ana maddeleri bir olan, aynı toprağa kök salan, aynı maddelerle beslenen, aynı havayı soluyan, aynı güneşi gören ve aynı su ile sulanan bu ağaçlardan farklı meyveler çıkıyor?

Hem o ekinler madde itibariyle birbirinin aynı veya az farklı olan tohumlardan meydana geliyor. Yine soruyoruz:

— Aynı tohumlardan farklı ekinleri çıkaran ve yeryüzünü bir kazan yaparak onları pişiren rahmet sahibi kim?

— Asmanın o kuru çubuğundaki üzümlere elbiselerini diken terzi kim?

— İçine o tatlı şurubu koyan ikram sahibi kim?

— O üzümün programını ufacık çekirdeğinde yazan kâtip kim?

— O çekirdeği üzümün karnında saklayan muhafız kim?

Kim, kim, kim? Elbette ALLAH!

Şimdi, Üstad Hazretlerinin meyve ve ekinlere bakışını ve onlardaki tevhid mühürlerini okuyuşuna bakalım ve nasıl Kur’ani bir yol takip ettiğini görelim:

… Bu ayet nazar-ı dikkati hurma ve üzüme celbedip der ki: Aklı bulunanlara, bu iki meyvede tevhid için büyük bir ayet, bir delil ve bir hüccet vardır. Evet, bu iki meyve hem gıda ve kut, hem fakihe ve yemiş, hem çok lezzetli taamların menşeleri olmakla beraber, susuz bir kumda ve kuru bir toprakta duran bu ağaçlar o derece bir mucize-i kudret ve bir harika-i hikmettir ve öyle bir helvalı şeker fabrikası ve ballı bir şurup makinesi ve o kadar hassas bir mizan ve mükemmel bir intizam ve hikmetli ve dikkatli bir sanattırlar ki zerre kadar aklı bulunan bir adam, “Bunları böyle yapan elbette bu kâinatı yaratan zat olabilir.” demeye mecburdur. Çünkü mesela bu gözümüz önünde bir parmak kadar asmanın üzüm çubuğunda yirmi salkım var ve her salkımda şekerli şurup tulumbacıklarından yüzer tane var. Ve her tanenin yüzüne incecik ve güzel ve latif ve renkli bir mahfazayı giydirmek ve nazik ve yumuşak kalbinde, kuvve-i hafızası ve programı ve tarihçe-i hayatı hükmünde olan sert kabuklu, ceviz içli çekirdekleri koymak ve karnında cennet helvası gibi bir tatlıyı ve âb-ı kevser gibi bir balı yapmak ve bütün zemin yüzünde, hadsiz emsalinde aynı dikkat, aynı hikmet, aynı harika-i sanatı, aynı zamanda, aynı tarzda yaratmak elbette bedahetle gösterir ki bu işi yapan, bütün kâinatın halikıdır ve nihayetsiz bir kudreti ve hadsiz bir hikmeti iktiza eden şu fiil ancak onun fiilidir. (7. Şua)

Gel, şimdi bir ağaca dikkatle bak! İşte bahar mevsiminde yaprakların muntazaman çıkması, çiçeklerin mevzunen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, masum çocuklar gibi, nesimin esmesiyle oynaması içindeki latif ağzını gör. Nasıl bir dest-i kerem ile yeşillenen yaprakların dili ile ve bir neş’e-i lütuf ile tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla ve bir cilve-i rahmet ile gülen meyvelerin kelimatı ile ifade edilen hikmetli nizam içindeki adilli mizan ve adli gösteren mizan içinde bulunan dikkatli sanatlar, nakışlar ve maharetli nakışlar ve zinetler içinde rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatlı tatmaklar ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde birer mucize-i kudret olan tohumlar ve çekirdekler gayet zahir bir surette bir Sâni’-i Hakim, Kerim, Rahim, Muhsin, Mün’im, Mücemmil, Mufaddıl’ın vücub-u vücudunu ve vahdetini ve cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. (33. Söz, 19. Pencere)

2. Misal: Yine Allah’ın varlığını ispat sadedinde Kur’an’da şöyle buyrulur: Allah, görmekte olduğunuz gökleri direksiz durdurandır. (Ra’d 2)

Direksiz bir çatı görsek ne kadar da şaşırırdık! Hatta şaşırmaktan daha ileri gider ve gözlerimizi yalanlardık. Çünkü direksiz bir çatının durması mümkün değildir. Hâlbuki dünya sarayımızın çatısı olan gökyüzü direksiz duruyor.

— Acaba dünya sarayımızın damı olan semayı direksiz durduran ve yeryüzüne düşmesini önleyen nihayetsiz kudretin sahibi kim?

İşte Kur’an bu soruya “Allah” diyerek cevap verir. Gökyüzünün bu mucizane hâlini Allah’ın varlığına bir delil yapar. Baş gözüne direksiz çatıyı gösterir; akla, kalbe hatta nefse “Allah” dedirtir.

Şimdi, Risale-i Nurun aynı delili nasıl işlediğine bakalım:

Bir kısmı arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece süratli yüz binler ecram-ı semaviyeyi direksiz düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren… (7. Şua ve Nur’un birçok yerinde farklı tabirlerle)

3. Misal: Allah’ın varlığını ispat sadedinde yine şöyle buyrulur: Söyleyin bana, şimdi içtiğiniz suyu buluttan onu siz mi indirdiniz yoksa biz mi? Dileseydik onu tuzlu yapardık. O hâlde şükretseniz ya! (Vakıa 67-68-69)

Kur’an bu ve benzeri ayetleriyle dikkatleri suya çeker. Ondaki iki hususiyeti Allah’ın varlığına delil yapar:

1. Suyun gökyüzünden bir nizam ile inmesi. Yüksekten bırakılan bir şeyin ağırlığı, düşerken artar. Mesela bir binanın çatısından bırakılan 10 kg’lık bir madde yere yaklaştığında 15 kg ağırlığa ulaşır. Sürati ona ağırlık kazandırır. Su ise bu kanunun dışındadır. Âdeta yer çekimine meydan okur. Eğer böyle olmasaydı, yağmur damlaları başımıza kurşun gibi yağacak ve isabet ettiği yeri delip geçecekti.

— Acaba yağmur damlasını bir nizam ile indiren kim?

— Kim yağmuru yer çekimi kanununun dışında bırakan ve bir kuş tüyü hafifliğinde yeryüzüne indiren?

İşte Kur’an bu soruyu “Buluttan o suyu siz mi indirdiniz yoksa biz mi?” diyerek sorar ve en inatçı nefisleri dahi “Allah” demeye mecbur eder.

2. Suyun lezzeti ve tatlılığı. Kur’an sudaki letafeti ve tatlılığı gösterir ve “Dileseydik biz onu acı yapabilirdik” diyerek suyun lezzetini Allah’ın varlığına bir delil yapar. Yani sudan medlulü olan Allah’a pencereler açar. (Suyun daha birçok özelliği vardır ki Kur’an bunları başka ayetlerinde işlemiştir. Biz sadece iki özelliğini zikir ettik.)

Şimdi, Risale-i Nur’un bu delili nasıl işlediğine bakalım:

Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O latif ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybi bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar rahmani hediyeler ve vazifeler var ki güya rahmet tecessüm ederek katreler suretinde hazine-i Rabbaniyeden akıyor manasında olduğundan yağmura “rahmet” namı verilmiştir.

Sonra şimşeğe bakar ve ra’dı dinler, görür ki: Pek acib ve garib hizmetlerde çalıştırılıyorlar.

Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: Atılmış pamuk gibi bu camid, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez; belki gayet Kadir ve Rahim bir kumandanın emriyle hareket eder ki bir iz bırakmadan gizlenir ve def’aten meydana çıkar, iş başına geçer.

Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince rahmani cilveler ve reşhaları miktarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latif ve mübarek katreler o kadar muntazam ve güzel halk ediliyor ki hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mizan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar onların muvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi, çok hakîmane işlerde ve bilhassa zihayatta çalıştırılan basit ve camid ve şuursuz müvellidülma’ ve müvellidülhumuza (hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden bu su, yüz binlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve sanatlarda istihdam ediliyor. Demek, bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur ancak bir Rahman-ı Rahim’in hazine-i gaybiye-i rahmetinden yapılıyor. (7. Şua)

Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları manasız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi boş bir gürültü olmadığına kat’i delil ise hâlî bir boşlukta o acaibi icad etmek ve onlardan âb-ı hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştak zîhayatlara emzirmek gösteriyor ki: O şırıltı, o gürültü gayet manidar ve hikmettardır ki bir Rabb-i Kerim’in emriyle müştaklara o yağmur bağırıyor ki “Sizlere müjde, geliyoruz!” manasını ifade ederler. (Sözler, 33. Söz)

Netice: Üç misalle değil, belki yüz misalle gösterilebilir ve ispat edilebilir ki Risale-i Nur Allah’ın varlığını ispatta Kur’ani bir yol takip ediyor. Her şeyde Allah’a bir pencere açıyor. Kur’an gibi, kâinatı Allah’a delil yapıyor. Her şeyin üstündeki İlahî damga ve mühürleri okuyor ve okutuyor. İlahî hikmeti akıl sahiplerine ders veriyor. Hz. Musa’nın asasını vurarak su çıkarması gibi, Bediüzzaman Hazretleri de asası olan Kur’an’ı nereye vursa oradan marifet suyunu çıkartıyor. Ne mutlu o suyu içebilenlere!

KUR’AN-I KERİM’İN HAK KELAM OLMASINI İSPATTAKİ USUL

Kur’an-ı Kerim birçok ayet-i kerimesiyle Kur’an’ın Allah’ın kelam olduğunu ispat etmektedir. Bu ayetlerden biri de Âl-i İmran suresinin 44. ayetidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:

— İşte bu gaybın haberlerindendir, biz sana onu vahyediyoruz. Onlar hangisi Meryem’e kefil olacak diye kalemlerini atarlarken ve onlar çekişirlerken sen onların yanında değildin. (Âl-i İmran 44)

Allahu Teâlâ Kuran’da geçmişe ait gaybtan haber vermiş ve bu bahisle Kur’an’ın hak kelam olduğunu ispat etmiştir. Zira Efendimiz (s.a.v.) okuma yazma bilmezdi. Kuran’ın ifadesiyle, bir harf bile yazmamıştı ve ümmi idi. Böyle bir zatın geçmiş ve gelecek gaybtan haber vermesi ve verdiği haberin diğer semavi kitaplar tarafından tasdik edilmesi ispat eder ki bu zat kendinden ve kendi nefsinden konuşmuyor. Onu konuşturan, Allamu’l-guyub olan Allah’tır.

İşte mezkûr ayet-i celile Efendimiz (a.s.m.)’ın gaybtan haber vermesini delil göstererek Kur’an’ın hak kelam olduğunu ve aynı zamanda Risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ispat etmiştir.

Şimdi, bu konuda Üstadımızın izahına bakalım:

Resul-ü Ekrem (a.s.m.) malum olan ümmiyetiyle beraber, güya gayr-ı mukayyed olan ruh-u cevvale tayy-ı zaman ederek mazinin âmak-ı hafasına girerek hazır ve bizzat görmüş ve görüyor gibi enbiya-ı sâlifenin ahvallerini ve esrarlarını teşrih etmesiyle… (Asar-ı Bediiye)

Üstadımız âdeta mezkûr ayet-i kerimeyi tefsir ediyor.

2. Misal: Yine Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu ispat sadedinde şöyle buyruluyor:

— Onlar hâlâ Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Eğer Kur’an Allah’tan başkasının katından olsaydı elbette onda çok ihtilaflar bulurlardı. (Nisa 82)

Allahu Teâlâ bu ayet-i kerime ile Kur’an’daki tenasübü (ayetlerin birbiriyle münasebetini ve hepsinin birbiriyle uygun ifadelerini) gösteriyor ve bu intizamı ve içinde ihtilafın olmamasını Kuran’ın hak kelam olmasına delil yapıyor.

Şimdi, bu konuda Üstadımızın izahına bakalım:

Kur’an-ı mucizü-l beyan dahi hakikat-i mümkünata dairdir ki o hakikat, dünyanın ibtidasından tut ta ahiretin en nihayetine kadar uzanmış ve arştan ferşe, zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine dair beyanat-ı Kur’aniye o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve her bir uzva ve meyveye layık bir suret vermiştir ki bütün muhakkikler nihayet tahkiklerinde Kur’an’ın tasvirine, “Maşallah, barekallah!” deyip… (25. Söz)

3. Misal: Kur’an’ın hak kelam olduğu ispat sadedinde yine şöyle buyrulur:

— Muhakkak ki biz sana kitabı hak ile indirdik ki Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin. (Nisa 105)

Bu ayet-i kerimede Kur’an’ın, insanların arasındaki her türlü meseleyi çözmek için hak olarak gönderildiği beyan buyrulmuştur. Yani ancak Kur’an’ın kanunları ve şeriatı insanları ıslah edebilir. Böyle her zamandaki insanları ıslah edecek kanunların olduğu bir kitabı ise bir beşerin yazması mümkün değildir. Demek ki Kur’an’daki fıtrata uygun bütün kanunlar, bu kitabın fıtratları yaratan zat tarafından inzal edildiğinin ispatıdır. İnsanların yaptığı kanunların ömrü insanların ömrü gibi kısa oluyor. Eğer Kur’an -hâşâ- Allah’ın kelamı olmasaydı, içindeki hükümlerin değerini ve geçerliliğini kaybetmesi gerekirdi. Hâlbuki Batılı filozofların dahi tasdikiyle Kur’an bu asrı ıslah edecek tek kitaptır.

Şimdi, bu konuda Üstadımızın izahına bakalım:

Ümmi bir zattan çıkan şeriat on dört asrı ve nev-i beşerin humusunu adilane ve hakkaniyet üzere ve müdekkikane hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsal kabul etmez. (Şualar)

Netice: Üç misalle anlaşıldı ki: Risale-i Nur Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu ispatta Kur’ani bir yol takip ediyor. Âdeta bu manadaki ayetleri şerh ve izah ediyor.

HZ. MUHAMMED (A.S.M.)’IN ALLAH’IN RESULÜ OLDUĞUNU İSPATTAKİ USUL

Kur’an-ı Kerim birçok ayet-i kerimesiyle Hz. Muhammed (a.s.m.)’ın Allah’ın resulü olduğunu ispat etmektedir. Bu ayetlerden biri de Araf suresinin 196. ayetidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:

— De ki ey Habibim! Çağırın Allah’tan başka taptıklarınızı ve Allah’a ortak koştuklarınızı, sonra bana hile yapın ve göz bile açtırmayın. Benim velim Allah’tır ki kitabı O indirmiştir. (Araf 196)

Bu ayet-i celilede Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’ın metaneti, cesareti ve tek başına âleme meydan okuması nazara veriliyor ve “Böyle bir kuvvet ancak Allah’ın resulünde olabilir.” diye nübüvvet-i Ahmediye’ye işaret ediliyor. Yoksa davası batıl olan birisi bu derece cesareti ve sebatı gösteremez. Hz. Muhammed (a.s.m.)’ın bu cesareti peygamberliğinin delilidir.

Şimdi, bu konuda Üstad Hazretlerinin izahına bakalım:

Tebliğ ve risalette ve nası hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki büyük devletler ve büyük dinler hatta kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetle adavet ettikleri hâlde zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telaş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkması ve İslamiyet’i dünyanın başına geçirmesi ispat eder ki tebliğ ve davette dahi misli yoktur. (7. Şua)

2. Misal: Yine nübüvvet-i Ahmediye’yi ispat sadedinde şöyle buyruluyor:

— (Ey Habibim!) De ki: Eğer Allah dileseydi, ben size onu (Kur’an’ı) okumazdım ve onu size bildirmezdim. Muhakkak ki ben sizin içinizde daha önceden bir ömür geçirmiştim. (Yunus 16)

Kur’an’ın bu ayetiyle nazarlara Efendimiz (a.s.m.)’ın evvelki hayatı veriliyor. Onun ilk hayatındaki doğruluğu peygamberliğine delil yapılıyor. Yani deniliyor ki: Ey insanlar, Muhammed-i Arabi (a.s.m.) size yabancı değildir, daha önce sizin ile beraber yaşamıştır. Siz de onun ahlakına ve doğruluğuna şahitsiniz. Kırk senelik yaşantısında onun bir yalanını görmemişsiniz ve bu yüzden “Emin” lakabını ona layık görmüşsünüz. Hâl böyle iken, şimdi onu yalancılıkla mı itham edeceksiniz?

Şimdi, bu konuda Üstad Hazretlerinin izahına bakalım:

Tarih ve siyer ve âsar nokta-i nazarında dikkat olunursa, Muhammed (s.a.v.) dört yaşından kırk yaşına kadar lasiyyema hararet-i gariziyenin iltihabı zamanında kemal-i istikametle ve kemal-i metanetle, tamam ıttırad-ı ahval ile ve müsavat ve müvazenet etvarıyla ve nihayet iffet ile ve hiçbir hileyi ima etmemekle beraber yaşadığı nazara alınırsa, sonra istimrar-ı ahlakın zamanı olan kırk seneden sonra o inkılab-ı azime nazara alınırsa, haktan geldiğini tasdik etmezse nefsine levmetsin. (Şuaat)

3. Misal: Nübüvvet-i Ahmediye’yi ispat sadedinde yine şöyle buyruluyor:

— Yahudiler “Allah hiçbir beşere hiçbir şey indirmemiştir.” demekle Allah’ı hakkıyla takdir edemediler: De ki: Musa’nın kendisiyle bir nur ve insanlar için hidayet getirdiği kitabı kim indirdi? (En’am 91)

Kur’an bu ayetiyle geçmiş peygamberlerden Hz. Musa’yı Efendimiz (a.s.m.)’ın risaletine delil yapıyor. Ayet-i celile işareten şöyle demektedir: Madem Hz. Musa’ya bir kitap indiğini kabul ediyorsunuz, o hâlde Hz. Muhammed’e inen kitabı da kabul etmelisiniz. Zira Hz. Muhammed’in iddia ettiği dava sadece ona mahsus değildir. Aynı davayı daha önce geçen birçok peygamberler dava etmiştir ki siz bunlardan Hz. Musa’yı tasdik edersiniz.

Şimdi, bu konuda Üstad Hazretlerinin izahına bakalım:

Enbiyanın (a.s.) doğruluklarına ve peygamber olmalarına medar olan ne kadar kudsi sıfatlar ve mucizeler ve vazifeler varsa, o zatta en ileride olduğu tarihçe musaddaktır. Demek, onlar nasıl ki lisan-ı kal ile bu zatın geleceğini haber verip insanlara beşaret etmişler. Öyle de lisan-ı hâlleriyle yani nübüvvetleriyle ve mucizeleriyle kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zatı tasdik edip, davasını imza ediyorlar. (Şualar)

Netice: Üç misalle anlaşıldı ki: Risale-i Nur nübüvvet-i Ahmediye’yi (a.s.m.) ispatta Kur’ani bir yol takip ediyor. Âdeta bu manadaki ayetleri şerh ve izah ediyor.

MELEKLERİN VARLIĞININ HAK OLDUĞUNU İSPATTAKİ USUL

Kur’an-ı Kerim birçok ayet-i kerimesiyle meleklerin hak olduğunu ispat etmektedir. Bu ayetlerden biri de Necm suresinin 27. ayetidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:

— Muhakkak ki ahirete inanmayanlar, melekleri dişilerin isimleriyle isimlendiriyorlar. (Necm 27)

Bu ayet-i kerimede meleklerin varlığına bir delil vardır. O da şudur: Allah’ın birliğini inkâr eden müşrikler bile meleklerin varlığını kabul edip, vücutları hakkında ittifak etmişlerdir. Demek, meleklerin varlığını kabul etmek, semavi dinler hariç, putperestlerde bile mevcuttur. Öyleyse melaikenin vücuduna iman bedihi bir meseledir, şüphe edilemez. Zira hakikatte olmayıp, sadece vehmin ürünü olan bir meselede asırlar ahalisinin ittifak etmeleri mümkün değildir. Madem ittifak etmişler o hâlde bu mesele haktır.

Şimdi, bu konuda Üstad Hazretlerinin izahına bakalım:

Bütün ukala turuk-u tabirde ihtilaflarıyla birlikte melaikenin mana ve hakikatinin vücuduna icma-i maneviyle ittifak etmişlerdir. Hatta meşaiyyun melaikeyi “envaın mahiyet-i mücerrede-i ruhaniye” ile tabir etmişlerdir. İşrakiyyun “ukulu aşera, erbab-ül enva” diye tevsim etmişlerdir. Ehl-i edyan “melek-ül cibal, melek-ül emtar” namlarıyla tesmiye etmişlerdir. Hatta akılları gözlerinde olan maddiyyun, tabiiyyun dahi, mana-yı melaikeyi inkâra mecal bulamamışlar. Belki nevamis-i fıtratta “kuvva-yı sâriye” diye bir cihette tasdike muztar olmuşlardır. (Şuaat)

2. Misal: Yine meleklerin varlığını ispat sadedinde şöyle buyruluyor:

— Muhakkak ki Rabbinin katında, O’na ibadetten kibirlenmeyen ve onu tesbih eden ve onun için secde eden melekler vardır. (Araf 206)

Kur’an bu ayet-i kerime ile melaikenin vücuduna şöyle bir delil sunuyor: Meleklerin olması zaruridir. Çünkü bu âlemde Cenab-ı Hakk’ı tesbih etmek, sanatını tefekkür etmek, sanatlı eserlerde görünen isim ve sıfatları keşfetmek, Allah’ın kemal ve cemalini seyretmek, Allah’a ibadet etmek ve secde etmek gibi vazifeler vardır. Hâlbuki insan bu vazifelerden çoğunu yapamıyor. Yaptığını da hakkıyla eda edemiyor. O hâlde bu vazifeyi yapacak mahluklar lazımdır ki onlar meleklerdir.

Şimdi, bu konuda Üstad Hazretlerinin izahına bakalım:

Hem hiç mümkün müdür ki zeminin yüzünü zi-hayatlarla mütemadiyen doldurup boşaltan ve kendini tanıttırmak ve kendine ibadet ve tesbihat ettirmek için bu dünyamızı zişuurlarla şenlendiren bir Sultan-ı Zül-Celal semavat ve yıldızları boş ve hali bıraksın. Onlara münasip ahaliyi yaratıp, o semavi saraylarda iskân etmesin ve Saltanat-ı Rububiyetini en büyük memleketinde hademesiz, haşmetsiz, memursuz, elçisiz, yaversiz, nazırsız, seyircisiz, abidsiz, rağbetsiz bıraksın. Hâşâ, melekler sayısınca hâşâ! (11. Şua, 9. Mesele)

Netice: İki misalle anlaşıldı ki: Risale-i Nur meleklerin varlığını ispatta da Kur’ani bir yol takip ediyor. Bu manadaki ayetleri şerh ve izah ediyor.

Buraya kadar yapılan muvazenelerden tezahür etti ki: Risale-i Nur -bilhassa iman hakikatlerini ispatta ve kâinata bakışta- Kur’ani bir yol takip etmiştir. Hatta birçok cümlesi Kur’an ayetlerinin neredeyse bir tercümesidir. Bu sebeple denilebilir ki: Üstad Hazretlerinin üstadı Kur’an’dır ve Üstadımız Risale-i Nur’da Kur’ani bir yol takip etmiştir.

Bizler bu uzun meseleyi burada kesiyor ve diğer iman ve İslam hakikatlerinin mukayesesini sizlerin fikrine havale ediyoruz. Bir pencere açabildiysek Allah’a hamdüsena olsun.

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin