a
Ana SayfaFatiha Suresi14. Sual: Mebde ve mehaz itibarıyla “rikkatü’l-kalp” manasını ifade eden bu iki sıfatın…

14. Sual: Mebde ve mehaz itibarıyla “rikkatü’l-kalp” manasını ifade eden bu iki sıfatın…

İşârâtü’l-İ’caz mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Sual: Mebde ve mehaz itibarıyla “rikkatü’l-kalp” manasını ifade eden bu iki sıfatın Cenab-ı Hak hakkında kullanılması caiz değildir. Eğer mana-yı hakikilerinin lazımı ve neticesi olan in’am ve ihsan kasdedilirse mecazda ne hikmet vardır? (İşârâtü’l-İ’caz)

(Mebde: Başlangıç / Mehaz: Kaynak / Rikkatü’l-kalp: Kalb yufkalığı)

Rahman lafzı  فَعْلاَنُ  vezninden gelmiş sıfat-ı müşebbehedir. Bu veznin özelliği iç duyguyu ifade etmesidir. Bu vezinden gelen bazı kelimeler şunlardır:

–   شَبْعَانُ  Tok

–  جَوْعَانُ  Aç

–  غَصْبَانُ  Kızgın

–  عَطْشَانُ  Susuz

Bütün bu kelimelerde iç duygu ifadesi vardır. Rahman da bu vezinden gelmiş bir kelimedir. Dolayısıyla iç duyguyu ifade eder. Rahim lafzı da -Rahman lafzı gibi- iç duyguyu ifade eden bir kelimedir.

Bu makamda soru şudur:

— Rahman ve Rahim isimleri mebde ve mehaz itibarıyla -yani hem kökleri hem de vezinleri itibariyle- “rikkatü’l-kalp” manasını ifade eden -yani kalp yumuşaklığını ve yufkalığını ifade eden- iki sıfattır. Bu iki sıfatın Cenab-ı Hak hakkında kullanılması caiz değildir. Zira Allahu Teâlâ’ya kalp yufkalığı gibi bir sıfat atfedilemez. Bu sıfat beşere ait olup, Allah hakkında kullanılması caiz olmayan bir sıfattır. Eğer mana-yı hakikilerinin lazımı ve neticesi olan in’am ve ihsan kasdedilirse -yani Allah’ın Rahman ve Rahim olmasından murad, bu isimlerin tecellisi olan, mahlukatına in’am ve ihsan etmesidir; bu iki ism-i şerif ile in’am ve ihsan manası kastedilmiştir, denilirse- mecazda ne hikmet vardır? Yani Rahman ve Rahim denileceğine, niçin “Mün’im, Muhsin, Rezzak” gibi bir isim zikredilmemiştir?

Üstadımız bu soruya şöyle cevap veriyor:

Cevap: Bu iki sıfat, -“yed” gibi- mana-yı hakikileriyle, Cenab-ı Hak hakkında kullanılması muhal olan müteşabihattandır. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Yed: El / Müteşabihat: Kur’an ve hadiste temsil ve benzetmelerle açıklanan hakikatler)

Kur’an’da “yed” ile ilgili -yani Allah’ın elinin olduğuyla alakalı- ayetler bulunmaktadır. Ancak bu “yed” ifadeleri mecazdır. Mesela Fetih suresinde şöyle buyrulur:

يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْ  “Allah’ın eli onların elinin üzerindedir.” (Fetih 10) Buradaki “el” lafzıyla Allah’ın yardımı kastedilmiştir.

Yine Sa’d suresinde şöyle buyrulur:

قَالَ يَٓا اِبْليسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ  (Allah) dedi ki: “Ey İblis! Seni iki elimle yarattığıma secde etmekten alıkoyan nedir?” (Sa’d 75) Bu ayetteki “el” lafzı da kudretten kinayedir.

Nasıl ki Allah hakkında yed (el) lafzını mana-yı hakikisiyle kabul edemiyoruz. Çünkü Allah elden münezzehtir ve yed tabiri müteşabihattandır. Aynen bunun gibi, bu iki sıfat -Rahman ve Rahim sıfatları- yed” gibi, mana-yı hakikileriyle, Cenab-ı Hak hakkında kullanılması muhal olan müteşabihattandır. Yani bizim bildiğimiz manasıyla, Allah “Rahman” ve “Rahim” olmaktan münezzehtir. Bu iki sıfatın hakiki manası Allah hakkında düşünülemez.

— Madem bu iki sıfatın hakiki manası Allah hakkında düşünülemez, öyleyse bu iki sıfatın Allah hakkında kullanılma sebebi nedir?

Üstadımız bu soruya şöyle cevap veriyor:

Müteşabihatta, mana-yı mecazinin mana-yı hakikinin lafzıyla, üslubuyla gösterilmesindeki hikmet, insanların me’luf ve malumları olmayan manaları ve hakikatleri zihinlerine yakınlaştırıp kabul ettirmekten ibarettir. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Mana-yı mecazi: Bir ifadede, kendi manasının dışında başka bir mananın kastedilmesi / Me’luf: Alışılmış)

Bir kelime kendi manasında kullanılırsa “hakikat” olur. Eğer asıl manasından başka bir manada kullanılır ve kendi manasında kullanılmasına engel bir hâl bulunursa “mecaz” olur. Mesela “bülbül” kelimesini kuş için kullandığımızda “hakikat” olur; güzel sesli birisi hakkında kullandığımızda ise “mecaz” olur.

Teşbih ise aralarında maddi veya manevi bir münasebet bulunan iki şeyi birbirine benzetme sanatıdır.

İlk önce, “Teşhib ve mecaza niçin ihtiyaç vardır?” meselesi üzerine konuşalım. Konuya da şu soruyla başlayalım:

— Allah Kur’an vasıtasıyla kiminle konuşmaktadır ve kimi kendine muhatap ittihaz etmiştir?

Allah insan ile konuşmaktadır, Kur’an insana inmiştir ve Allah’ın muhatabı insandır. Madem Allah insan ile konuşuyor ve Kur’an insana indirildi, o zaman Allah’ın konuşması ve Kur’an’ın tarz-ı beyanı insanın anlayabileceği şekilde olmalıdır.

Malumdur ki çocukla konuşan, çocukça konuşur. Çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki çocuk onu anlayabilsin. Bir doktor size hastalığınızı anlatırken anlayabileceğiniz şekilde anlatır. Eğer anlatımında sizi esas almayıp kendi bilgisini esas alsa ve tıbbi terimlerle konuşsa, siz bundan hiç bir şey anlamazsınız. Yine bir avukata gitseniz, avukat meseleyi size hukuk diliyle anlatmaz, sizin anlayabileceğiniz şekilde anlatır. Bu, her meslek erbabı için geçerlidir.

Zira konuşmaktan murad, meramımızı karşımızdakine anlatmaktır. Karşımızdakinin fehmini ve anlayışını göz önünde bulundurmadan konuşuyorsak ve o kişi bizi anlayamıyorsa, bu konuşmanın bir manası yoktur ve hikmetsiz bir konuşmadır. Bundan dolayıdır ki edipler ve ehl-i belagat ince hakikatleri tasavvur ve dağınık manaları tasvir ve ifade için temsil ve teşbihlere müracaat ederler.

İşte Allahu Teâlâ da hikmeti ve merhameti icabı, bizimle anlayabileceğimiz tarzla konuşmuş ve bizlerin ülfeti olan temsil ve teşbihleri kullanmıştır. Bizler nasıl ki aramızda konuşurken mecaz ve teşbih yapıyorsak, Allahu Teâlâ da bazı yüksek hakikatleri mecaz ve teşbih yoluyla bizlere bildirmiştir.

Kur’an bütün insanlara indirilmiş umumi bir muallim ve mürşittir. Ders halkasında oturan nev’i beşerdir, insandır. İnsanların ekserisi ise âlim değil, avamdır. Mürşidin nazarında az çoğa tabidir. Yani umumi irşadını azların hatırı için onların seviyesine göre yapmaz. Zaten avama yapılan konuşmalardan havas hissesini alır. Eğer avam esas kabul edilmeyip havasa göre konuşulursa, avam o yüksek konuşmaları anlayamayacağı için hakikatten mahrum kalır.

İşte Allahu Teâlâ, insanların ekserisi Kur’an’ın irşadından mahrum kalmasın diye hitabında avamı esas yapıp, onların ülfetinde olan üslup ve teşbihlerle konuşmuştur.

Avam, ülfetlerinde olan ifade ve lafızlardan fikirlerini ayıramadıkları için çıplak hakikatleri anlayamaz. O yüksek hakikatler onlara ancak ülfet ettikleri ifadelerle anlatılmalıdır. Bu ifade şekline “Tenezzülat-ı İlahiye” denir. Tenezzülat-ı ilahiye, Allah’ın beşerin anlayışını göre konuşmasıdır. Bu, insanların zihinlerini hakikatten kaçırmamak için İlahî bir okşamadır.

Kur’an’daki teşbih ve temsiller hakikate geçebilmek için birer vesiledir. Yoksa o teşbihlerin hakiki manası kastedilmemiştir.

Demek, müteşabihat denilen Kur’an’ın üslupları, hakikatlere geçmek ve en derin incelikleri görmek için insanların gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür.

Herhâlde bu izahla, Üstadımızın şu cümlesi anlaşılmıştır:

— Müteşabihatta, mana-yı mecazinin mana-yı hakikinin lafzıyla, üslubuyla gösterilmesindeki hikmet, insanların me’luf ve malumları olmayan manaları ve hakikatleri zihinlerine yakınlaştırıp kabul ettirmekten ibarettir.

Üstadımız bu hakikate şöyle bir misal veriyor:

Mesela “yed”in mana-yı mecazisi insanlara me’nus olmadığından, mana-yı hakikinin şekliyle, lafzıyla gösterilmesi zarureti vardır. (İşârâtü’l-İ’caz)

Yed (el) kelimesiyle ifade edilmek istenen mana insanlarca me’nus değildir. Hatta bu mananın me’nus olmaması sebebiyle, Selef âlimleri “yed” lafzını olduğu gibi kabul edip şöyle demiştir:

— Allahu Teâlâ elden münezzehtir. Bizler Allah’ın elden münezzeh olduğuna iman eder, ayetteki “yed” lafzıyla neyi murad etmişse ona iman ederiz.

Selef âlimleri böyle demiş ve “yed” lafzını izaha dahi çalışmamışlardır. Daha sonraki asırlarda “yed” lafzına yanlış manalar verilmesi sebebiyle, sonraki âlimler “yed” lafzını “Allah’ın yardımı ve kudreti” gibi manalarla izah etmeye mecbur olmuşlardır.

Üstadımız burada diyor ki: “Yed”in mana-yı mecazisi insanlara me’nus olmadığından -yani Allahu Teâlâ’nın “yed” lafzıyla bildirmek istediği mana insanların bildiği ve örflerinde malum olan bir mana olmadığından; insanlar “yed” lafzının mecazi manasını bilmediğinden dolayı- mana-yı hakikinin şekliyle, lafzıyla gösterilmesi zarureti vardır. İşte bu sebeple, Allahu Teâlâ “yed”in mana-yı mecazisini, mana-yı hakikinin lafzı olan “yed” ile göstermiştir.

Rahman ve Rahim isimleri için de aynı şey söz konusudur. Bu lafızların mana-yı mecazisi bizim için me’nus olmadığından dolayı Allahu Teâlâ bu manaları mana-yı hakikinin şekliyle ve lafzıyla göstermiştir.

Bu izahlarla şu mesele de anlaşılmış oldu:

Üstad Hazretleri Allah’ın sıfatları veya şuunatı hakkında konuşurken “mukaddes” kelimesini sıkça kullanır. Mesela Allah hakkında, “Bir lezzet-i mukaddesesi vardır.” der.

Nasıl ki biz bir iş yaptığımızda lezzet alıyoruz; aynen bunun gibi, Allahu Teâlâ da bu kâinatın icad, idare ve tedbirinden bir lezzet alıyor. Ancak bu lezzet bizim lezzetimize asla benzemez. Bu sebeple, Üstadımız “lezzet-i mukaddese” der.

Yine kulların ibadet ve itaat etmesine karşı Allah’ın bir memnuniyeti vardır. Ancak bu memnuniyet bizim memnuniyetimize asla benzemez. Sadece bir isim benzerliği vardır, başka hiçbir benzerlik yoktur. İşte bu farka işareten Üstadımız “memnuniyet-i mukaddese” ifadesini kullanır.

Yine nasıl ki biz büyük bir iş yaptığımızda iftihar ederiz; aynen bunun gibi, Allahu Teâlâ’nın da kendisine mahsus bir iftiharı vardır. Ancak bu, bizim iftiharımıza asla benzemez. Tek benzerlik isim benzerliğidir. Buna işareten Üstadımız “iftihar-ı mukaddes” der.

Sözün özü: Allah’ın ne merhameti, ne şefkati, ne gazabı, ne de kahrı ve öfkelenmesi bize benzer. Hepsi mukaddestir, münezzehtir, âlîdir. Bizler sıfat-ı İlahîyeyi bir derece anlayalım diye bildiğimiz isimlerle tesmiye edilmiştir.

Şimdi, mütalaasını yaptığımız bölümü bir daha okuyalım:

Sual: Mebde ve mehaz itibarıyla “rikkatü’l-kalp” manasını ifade eden bu iki sıfatın Cenab-ı Hak hakkında kullanılması caiz değildir. Eğer mana-yı hakikilerinin lazımı ve neticesi olan in’am ve ihsan kasdedilirse mecazda ne hikmet vardır?

Cevap: Bu iki sıfat -“yed” gibi- mana-yı hakikileriyle, Cenab-ı Hak hakkında kullanılması muhal olan müteşabihattandır. Müteşabihatta, mana-yı mecazinin mana-yı hakikinin lafzıyla, üslubuyla gösterilmesindeki hikmet, insanların me’luf ve malumları olmayan manaları ve hakikatleri zihinlerine yakınlaştırıp kabul ettirmekten ibarettir.

Mesela “yed”in mana-yı mecazisi insanlara me’nus olmadığından, mana-yı hakikinin şekliyle, lafzıyla gösterilmesi zarureti vardır. (İşârâtü’l-İ’caz)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin