a
Ana SayfaKur'an'ın Tarifi17. Hem bir kitab-ı hikmet.

17. Hem bir kitab-ı hikmet.

Bu dersimizde Kur’an’ın tarifinin on yedinci maddesini mütalaa edeceğiz:

Hem bir kitab-ı hikmet… (İşârâtü’l-İ’caz)

Bu manayı daha önce 13. maddede mütalaa etmiştik. Üstad Hazretleri orada Kur’an hakkında “nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi” demişti.

Kur’an’ın “nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi” olmasıyla “kitab-ı hikmet” olması aynı manadadır. Sorulan soruya göre bu tanımlardan biriyle cevap verilir. Mesela şöyle sorulsa:

— Kur’an’da ne vardır?

Bu soruya cevaben deriz ki:

— Nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi vardır.

Eğer şöyle sorulsa:

— Kur’an nasıl bir kitaptır?

Bu soruya cevaben deriz ki:

— Kur’an bir kitab-ı hikmettir.

Gördüğünüz gibi, soruya göre cevap cümlesi değişir ancak her ikisi de aynı manaya gelir.

Kur’an’ın kitab-ı hikmet olması aynı zamanda bir ayet mealidir. Yunus suresinde şöyle buyrulur:

تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكيمِ   Bunlar hikmetli kitabın ayetleridir. (Yunus 1)

Lokman suresinde de aynı şekilde zikredilir:

تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكيمِ   Bunlar hikmetli kitabın ayetleridir. (Lokman 2)

Cenab-ı Hak bu ayet-i kerimelerde Kur’an’ı “hakîm kitap” olarak vasfetmiştir. Üstadımızın “Bir kitab-ı hikmet” tanımı herhâlde bu ayetlerden mülhem ve muktebestir.

Yine Hud suresinde şöyle buyrulur:

كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ   (Bu Kur’an) ayetleri hikmetli ve muhkem kılınmış bir kitaptır. (Hud 1)

Bu ayette de Kur’an ayetlerinin hikmetli olduğu beyan buyrulmuştur.

Kamer suresinde de bu ayetler için,  حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ “Tam bir hikmettir.” ifadesi kullanılır.

Bütün bunlar, Kur’an’ın bir kitab-ı hikmet olduğunun delilleridir.

Kur’an’ın hikmetli bir kitap olmasının manasını 13. derste mütalaa etmiştik. Aynı mütalaayı burada tekrar etmeyi uygun görüyoruz:

Felsefe eşyaya mana-yı ismiyle bakmış, hikmet-i hakikiyeyi keşfedememiş ve tabiat bataklığında boğulmuş.

Kur’an ise eşyaya mana-yı harfiyle bakmış, hikmet-i hakikiyeyi keşfetmiş ve “Ne güzel!” demeye bedel, “Ne güzel yapılmış!” demiş; bununla da tam bir kitab-ı hikmet olmuş.

Üstad Hazretleri bu meseleyi 12. Söz’de öyle bir beyan etmiş ki üstüne bir beyan olamaz. Bu beyanı nakille, Kur’an’ın kitab-ı hikmet olması bahsini mütalaa edelim:

Hikmet-i Kur’aniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikaye-i temsiliye dürbünüyle bak:

Bir zaman hem dindar hem gayet sanatkâr bir hâkim-i namdar istedi ki Kur’an-ı Hakîm’i, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimatındaki i’caza şayeste bir yazı ile yazsın. O muciznüma kamete harika bir libas giydirilsin.

İşte o nakkaş zat Kur’an’ı pek acib bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri yazısında istimal etti. Hakaikinin tenevvüüne işaret için, bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrütle ve bir kısmını lü’lü ve akikle ve bir taifesini pırlanta ve mercanla ve bir nevini altın ve gümüşle yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki okumayı bilen ve bilmeyen herkes temaşasından hayran olup istihsan ederdi. Bahusus ehl-i hakikatin nazarına o sûrî güzellik, manasındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işaratı olduğundan pek kıymettar bir antika olmuştur.

Sonra o hâkim, şu musanna ve murassa Kur’an’ı, bir ecnebi feylesofa ve bir Müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe hem mükâfat için emretti ki: “Her biriniz bunun hikmetine dair bir eser yazınız.”

Evvela o feylesof, sonra o âlim ona dair birer kitap telif ettiler. Fakat feylesofun kitabı yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder. Manasına hiç ilişmez. Çünkü o ecnebi adam Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hatta o müzeyyen Kur’an’ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve manayı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lakin çendan Arabî bilmiyor fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam bu sanatlara göre eserini yazdı.

Amma Müslüman âlim ise ona baktığı vakit anladı ki o, Kitab-ı Mübin’dir, Kur’an-ı Hakîm’dir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zahiriyesine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âlî daha gâlî daha latif daha şerif daha nâfi daha câmi… Çünkü nukuşun perdesi altında olan hakaik-i kudsiyesinden ve envar-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı.

Sonra ikisi eserlerini götürüp o hâkim-i zîşana takdim ettiler. O hâkim evvela feylesofun eserini aldı. Baktı gördü ki o hodpesend ve tabiatperest adam çok çalışmış fakat hiç hakiki hikmetini yazmamış. Hiçbir manasını anlamamış, belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edepsizlik etmiş. Çünkü o menba-ı hakaik olan Kur’an’ı, manasız nukuş zannederek mana cihetinde kıymetsizlikle tahkir etmiş olduğundan o hâkim-i hakîm dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı.

Sonra öteki hakperest, müdakkik âlimin eserine baktı gördü ki gayet güzel ve nâfi bir tefsir ve gayet hakîmane, mürşidane bir teliftir. “Aferin, bârekellah” dedi. İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm bunun sahibine derler. Öteki adam ise haddinden tecavüz etmiş bir sanatkârdır. Sonra onun eserine bir mükâfat olarak her bir harfine mukabil, tükenmez hazinesinden “On altın verilsin.” irade etti.

Eğer temsili fehmettin ise bak, hakikatin yüzünü de gör:

Amma o müzeyyen Kur’an ise şu musanna kâinattır. O hâkim ise Hakîm-i Ezelî’dir. Ve o iki adam ise birisi yani ecnebisi, ilm-i felsefe ve hükemasıdır. Diğeri Kur’an ve şakirtleridir.

Evet, Kur’an-ı Hakîm, şu Kur’an-ı azîm-i kâinatın en âlî bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır. Evet, o Furkan’dır ki şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi cin ve inse ders verir.

Hem her biri birer harf-i manidar olan mevcudata mana-yı harfi nazarıyla yani onlara Sâni hesabına bakar. “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Sâniinin cemaline delalet ediyor.” der. Ve bununla kâinatın hakiki güzelliğini gösteriyor.

Amma ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına mana-yı harfi ile yani Allah hesabına bakmak lazım gelirken öyle etmeyip mana-yı ismi ile yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. Ne güzel yapılmışa bedel, ne güzeldir der; çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip kendisine müşteki eder.

Evet, dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir. (12. Söz, 1. Esas)

(Hâkim-i namdar: Nam sahibi hâkim / Maânî: Manalar / İ’caz: İnsanların Kur’an’ın benzerini getirmekten âciz kalmaları / Şayeste: Layık / Muciznüma: Mucize gösteren / Kamet: Boy bos, endam / Libas: Elbise / Tenevvü: Çeşitlilik / Mücessem: Maddi şekle bürünmüş / Lü’lü: İnci / Münakkaş etme: Nakışlama, süsleme / İstihsan etme: Beğenme, güzel bulma / Sûrî: Zahirî, dış görünüşe ait / Musanna: Sanatla yapılmış / Murassa: Süslü, mücevherli / Hâsiyet: Özellik / Müzeyyen: Süslü, ziynetli / Çendan: Her ne kadar / Tezyinat-ı zahirî: Dış görünüşte bulunan süslemeler / Huruf: Harfler / Nukuş: Nakışlar / Gâlî: Kıymetli / Nâfi: Faydalı / Hâkim-i zîşan: Şan sahibi hâkim / Hodpesend: Kendini beğenen / Hâkim-i hakîm: Hikmet sahibi hâkim / Müdakkik: Dikkatle inceleyen / Âyât-ı tekviniye: Yaratılışa ait deliller / Sâni: Sanatkâr / Huruf-u mevcudat: Büyük bir kitap olan kâinatın, harfleri hükmündeki varlıklar / Müşteki: Şikayetçi)

Bu dersimizde şu cümle üzerine konuştuk:

Hem bir kitab-ı hikmet… (İşârâtü’l-İ’caz)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin