a
Ana SayfaFatiha Suresi17. Râbian: Hamdin en meşhur manası sıfat-ı kemaliyeyi izhar etmektir…

17. Râbian: Hamdin en meşhur manası sıfat-ı kemaliyeyi izhar etmektir…

İşârâtü’l-İ’caz mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Râbian: Hamdin en meşhur manası sıfat-ı kemaliyeyi izhar etmektir. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Râbian: Dördüncü olarak / İzhar etmek: Göstermek)

Sıfat-ı kemaliye ile hayat, ilim, irade, görme, işitme, konuşma gibi, Allah’ın zatının kemaline delalet eden sıfatlar kastedilmiştir. “Hamd” kelimesi bu sıfat-ı kemaliyeyi izhar etmektedir.

Buna göre, “Hamd Allah’a mahsustur.” demek, “Bütün kemal sıfatlar Allah’a mahsustur ve Allahu Teâlâ bütün kemal sıfatlarla mevsuftur.” demektir.

Yine “Allah’a hamd ediyorum.” demek, “Allah’ı bütün kemal sıfatlarla medhüsena ediyorum.” demektir.

Birbirine benzeyen üç kelime vardır ki bunlar: Hamd, şükür ve medihtir. Bu kelimelerin arasındaki farkı merak edenler Fahreddini’r-Râzî Hazretlerinin Tefsir-i Kebir’ine bakabilirler. Râzî Hazretleri Fatiha suresinin “hamd” maddesinde bu farkı çok geniş bir surette ortaya koymuş. Bizim meselemiz bu fark olmadığı için bu kapıyı açmıyor, merak edenleri kaynağına havale ediyoruz.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Şöyle ki: Cenab-ı Hak insanı kâinata cami bir nüsha ve on sekiz bin âlemi havi şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Cami: İçine alan, Toplayan / Havi: Kapsayan, içine alan)

Fihrist bir kitabın içindekiler bölümüdür. Âleme bir kitap nazarıyla bakarsak, içindekiler bölümü insanda yazılmış ve insan âleme bir fihrist olmuştur. İnsanda yazıldığı gibi, her bir canlı mahlukta da yazılmıştır. Üstadımız Lem’alar Risalesi’nde, “Mesela bal arısını pek çok şeylere fihriste yapan…” diyerek her bir canlının âlem kitabına bir fihrist olduğundan bahsetmektedir. Burada konumuz insan olduğu için biz meseleyi insan üzerinden konuşacağız.

Kâinatta ne varsa küçük bir numunesi insanda vardır:

– Yeryüzünün dörtte üçü sudur. İnsan vücudunun da dörtte üçü sudur.

– Toprakta demir, bakır, çinko, fosfor gibi elementler var. Bedenimizde de bu elementlerin hepsi mevcut.

– Yeryüzünde dağlar, toprak var. Buna mukabil bizde kemikler ve et var.

– Yeryüzünde nehirler var. Buna mukabil bizde kılcal damarlar var.

– Yeryüzünde ormanlar var. Buna mukabil bizde saç ve kıllar var.

– Âlemde itme ve çekme kuvveti var. Bizde dâfia ve cazibe kuvveti var.

– Yeryüzünde kasırgalar, fırtınalar var. Bizde öfke var.

– Yeryüzünde bahar var, bizde neşe.

– Âlemde şeytan var, bizde nefis ve lümme-i şeytaniye.

– Âlemde melek var, bizde ilhamlar.

– Âlemde levh-i mahfuz var, bizde hafıza kuvveti.

– Âlemde Arş var, bizde kalp.

– Âlemde Kürsî var, bizde akıl.

– Âlemde misal âlemi var, bizde hayal kuvveti…

Bunlar ve daha birçok benzerlikler ispat eder ki insan şu kâinatın küçük bir nüshası ve âlem kitabının bir fihristidir. İnsanı büyütsek kâinat olur, kâinatı küçültsek insan olur.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Ve esmâ-i hüsnadan her birisinin tecelligâhı olan her bir âlemden bir örnek, bir numune insanın cevherinde vedia bırakmıştır. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Vedia: Emanet)

İnsan, belirli ölçülerle şu kâinattaki âlemlerden sağılmış bir damla veya noktadır. Yani mesela:

– Cenab-ı Hak levh-i mahfuzu sağdı, bir damlasını alıp insana koydu, o damla insanda hafıza oldu.

– Arş’ı sağıp bir damlasını insana koydu, o damla insanda kalp oldu.

– Kürsî’yi sağıp bir damlasını insana koydu, o damla insanda akıl oldu.

– Âlem-i misali sağıp bir damlasını insana koydu, o damla insanda hayal kuvveti oldu.

– Ormanları sağıp bir damlasını insana koydu, o damla insanda saç, sakal ve kıllar oldu.

– Dağları, toprakları sağıp bir damlasını insana koydu, o damla insanda kemik şeklini aldı. Ve hakeza…

İnsan âdeta kâinatın sağılmış bir özü oldu; bir damlası veya noktası oldu.

Bu âlemlerin her biri de esmâ-i hüsnadan bir ism-i şerifin tecelligâhıdır. Mesela levh-i mahfuz “Hafîz” isminin bir tecelligâhıdır. Arş “Kayyum” isminin bir tecelligâhıdır.

Üstadımız meseleyi şuraya bağlıyor:

Eğer insan maddi ve manevi her bir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi ifa ve şeriata imtisal ederse… (İşârâtü’l-İ’caz)

(İmtisal: Boyun eğme, emre uyma)

Metne devam etmeden “şükr-i örfî” kavramı üzerinde biraz duralım:

Şükrü örfî: Maddi ve manevi her bir aza ve latifeyi Allah’ın emrettiği yerde kullanmak, kendine mahsus ibadetle meşgul etmek ve şeriatın emirlerine boyun eğdirmektir. Mesela:

– Göz ile Allah’ın sanatını görmek.

– Dil ile zikretmek ve hakkı konuşmak.

– Kulak ile hakkı işitmek.

– Ayak ile hakka yürümek.

– El ile hakkı tutmak, hakka yardım etmek.

– Akıl ile hakkı tefekkür etmek.

– Kalp ile hakkı sevmek.

– Hırs duygusunu hakka çalışmakta kullanmak.

– Endişe-i istikbal duygusunu hakiki istikbal olan ölümden sonrası için kullanmak.

Ve bunlar gibi, bütün duygu ve azaları kendilerine mahsus işlerde çalıştırmak, Allah’ın emrettiği yerde sarf etmek ve şeriatın emrine imtisal ettirmektir. Bunu yapan şükr-i örfîyi ifa etmiş olur.

Şimdi, Üstadımızın mezkûr cümlesini tekrar ederek metne devam edelim:

Eğer insan maddi ve manevi her bir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi ifa ve şeriata imtisal ederse, insanın cevherinde vedia bırakılan o örneklerin her birisi kendi âlemine bir pencere olur. İnsan o pencereden o âleme bakar. Ve o âleme tecelli eden sıfatla, o âlemden tezahür eden isme bir mir’at ve bir âyine olur. O vakit insan ruhuyla, cismiyle âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülasa olur. Ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle insan, sıfat-ı kemaliye-i İlahiyeye hem mazhar olur hem müzhir olur. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Vedia: Emanet / Mir’at: Ayna / Mazhar: Yansıma yeri, ayna / Müzhir: Gösterici, izhar edici)

Buraya kadar öğrendiklerimizi maddeleyelim. Bu sayede meseleyi daha kolay ihata ederiz:

1. İnsan kitab-ı kebir-i kâinatın cami bir nüshası ve on sekiz bin âlemi havi şu kitab-ı âlemin bir fihristidir.

2. Her bir âlem esmâ-i hüsnadan bir ismin tecelligâhıdır.

3. Her bir âlemden bir örnek ve bir numune insanın cevherinde emanet bırakılmıştır. Zaten insan bu emanet sebebiyle kâinata misal-i musaggar olmuştur.

4. İnsan şükr-i örfîyi ifa ederse -yani her bir uzvunu ve latifesini kendisine mahsus bir ibadette kullanırsa- insanın cevherinde emanet bırakılan o örneklerin her birisi kendi âlemine bir pencere olur.

5. İnsan kendi âleminde açılan bu pencereler ile âlemi seyreder.

6. İnsan bu durumda, o âlemde tecelli eden isim ve sıfatlara bir ayna olur. O âlemde tecelli eden, insanda da tecelli etmeye başlar.

7. İşte bu vakit insan hem ruhuyla hem de cismiyle âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülasa olur. Ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder.

8. Bu durumda insan, sıfat-ı kemaliye-i İlahiyeye hem mazhar olur hem müzhir olur. Mazhar olur, o âlemlerde tecelli eden isim ve sıfatlar onda da tecelli etmeye başlar. Müzhir olur, ona bakan bu tecellileri görür; hâliyle o esmayı gösterir.

Herhâlde Üstad Hazretlerinin kâh semada, kâh yerde, kâh denizlerin dibinde, kâh yıldızlarda gezmesi; kâh zaman-ı maziyi ziyaret edip, kâh istikbale geçmesi; kâh miracın sırlarını keşif için göklerde dolaşıp, kâh âlem-i ukbayı anlatması, cevherinde vedia olarak bırakılan küçük âlemlerin pencerelerinin açılmasıyla olmuştur. Üstad Hazretleri şükr-i örfîyi ifa edince cevherindeki numuneler kâinata pencere olmuş, o da seyretmiş ve gördüklerini bize anlatmış.

Bununla birlikte, biz bu anlatılanları tam olarak da anlayamıyoruz. Balın tadını bilmeyene balı on saat anlatsak, balın tadını anlayabilir mi? Elbette anlayamaz. Bir tadı olduğunu anlar, kabul eder ama bu tadın mahiyetini bilmez.

Aynen bunun gibi, biz şükr-i örfîyi ifa etmemişiz. Etmediğimiz için de cevherimize vedia olarak bırakılan küçük âlemler bizler için birer pencere olmamış. O pencerelerle âlemi seyretmemişiz. O büyük âlemlerde tecelli eden isimler bizde tecelli etmemiş. Bu sebeplerle, Üstadımızın anlattıkları anlıyor ancak mahiyetini tam kavrayamıyoruz.

Allah bize de şükr-i örfîyi eda etmeyi nasip etsin. Bu edayla da cevherimizdeki küçük âlemleri birer pencere yapsın. O pencerelerle büyük âlemleri seyrettirsin. O âlemlerde tecelli eden esmasıyla bizlere de tecelli etsin. Âmin.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Nitekim Muhyiddin-i Arabî  كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونى  hadis-i şerifinin beyanında “Mahlukatı yarattım ki bana bir âyine olsun ve o âyinede cemalimi göreyim.” demiştir. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Hadisin manası: Ben gizli bir hazineydim. Beni bilsinler diye mahlukatı yarattım.)

Kâinatın bir sebeb-i hilkati Allah’ın bilinmek istemesidir. Her cemal ve kemal sahibinin, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, nihayetsiz cemalin ve kemalin sahibi olan Allahu Teâlâ da kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemiş; bu sebeple kâinatı yaratmış, her bir mahluku esmasına bir ayna yapmış, o aynada tecelli eden cemal ve kemalini evvela bizzat kendisi müşahede etmiş ve sonra ehl-i şuura müşahede ettirmiştir.

Bu mesele Risalelerin çok yerinde uzun uzadıya anlatıldığından daha fazla izaha gerek duymuyor, meselenin tefekkürünü sizlere havale ediyoruz.

Şimdi, mütalaasını yaptığımız bölümü bir daha okuyalım:

Râbian: Hamdin en meşhur manası sıfat-ı kemaliyeyi izhar etmektir. Şöyle ki: Cenab-ı Hak insanı kâinata cami bir nüsha ve on sekiz bin âlemi havi şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve esma-i hüsnadan her birisinin tecelligâhı olan her bir âlemden bir örnek, bir numune insanın cevherinde vedia bırakmıştır.

Eğer insan maddi ve manevi her bir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriata imtisal ederse, insanın cevherinde vedia bırakılan o örneklerin her birisi kendi âlemine bir pencere olur. İnsan o pencereden o âleme bakar. Ve o âleme tecelli eden sıfatla, o âlemden tezahür eden isme bir mir’at ve bir âyine olur. O vakit insan ruhuyla, cismiyle âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülasa olur. Ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle insan, sıfat-ı kemaliye-i İlahiyeye hem mazhar olur hem müzhir olur.

Nitekim Muhyiddin-i Arabî  كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونى  hadis-i şerifinin beyanında “Mahlukatı yarattım ki bana bir âyine olsun ve o âyinede cemalimi göreyim.” demiştir. (İşârâtü’l-İ’caz)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin