a
Ana SayfaFatiha Suresi19. İhtar: Müşahhas olan bir şeyin umumi bir mefhum ile mülahaza edildiğine…

19. İhtar: Müşahhas olan bir şeyin umumi bir mefhum ile mülahaza edildiğine…

İşârâtü’l-İ’caz mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

İhtar: Müşahhas olan bir şeyin umumi bir mefhum ile mülahaza edildiğine binaen, Zat-ı Akdes de müşahhas olduğu hâlde vacibü’l-vücud mefhumuyla tasavvur edilebilir. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Müşahhas: Şahıslanmış, şahıs hâline girmiş / Mülahaza: Tefekkür, düşünme)

İlk önce “vacibü’l-vücud” kavramı üzerinde duralım:

Vacibü’l-vücud varlığı vacip olan demektir. Yokluğu da bir vücut mertebesi kabul ettiğimizde vücut mertebeleri üçe ayrılır:

1. Vacibu’l-vücud: Varlığı lazım ve vacip olan.

2. Mümkünü’l-vücud: Varlığı ve yokluğu eşit olan.

3. Mümteni: Varlığı imkânsız olan.

Bir kitabı düşündüğümüzde, bu kitabın kendisi mümkünü’l-vücuttur. Varlığı ve yokluğu müsavidir. Var olabilmesi için bir irade sahibinin tercihine ihtiyacı vardır. Bir kâtip varlığını yokluğuna tercih ettiğinde var olur, onu yırttığında yok olur.

Kitabın varlık mertebesi mümkünü’l-vücut iken, kâtibinin varlık mertebesi -mecazi anlamda- vacibu’l-vücuttur. Kâtip olmadan kitabın varlığı izah edilemez.

Mümteni ise kitabın kâtipsiz olmasıdır.

Bir misalle daha meseleyi pekiştirelim:

Bir masayı düşünsek, masanın varlığı mümkünü’l-vücuttur. Ustasının varlığı -mecazi anlamda- vacibu’l-vücuttur. Masanın ustasız olması ise mümtenidir.

Şu kâinatı esas aldığımızda, kâinatın ve içindeki her bir eşyanın vücud mertebesi mümkünü’l-vücuttur. Olabilirdi veya olmayabilirdi, olması tercih edildi ve oldu. Varlığı için başka bir sebebe muhtaç. Kendi kendine var olamıyor. Bu sebeple, kâinat mümkünü’l-vucuttur.

Her mümkünü’l-vücud bir vacibu’l-vücudu iktiza eder. İşte Allah vacibu’l-vücuttur. Kâinatın varlığını yokluğuna tercih etmiş ve içindeki eşyayla birlikte âlemi halk etmiştir.

Şu âlemin yaratıcısının olmaması ise mümtenidir.

Vacibu’l-vücud kavramını bu şekilde öğrendikten sonra, şimdi “müşahhas bir şeyin umumi bir mefhumla mülahaza edilebilmesi” meselesini tahlil edelim:

Mesela saksınızdaki papatya çiçeğine “papatya” diyebilirsiniz. Saksınızdaki papatya müşahhas bir varlıktır. Kendine mahsus bir vücudu ve kendine has keyfiyetleri vardır. Diğer papatyalardan farklıdır. O, papatya nevinden bir ferttir ki sureti ile diğer papatyalardan ayrılmıştır. Buna rağmen onun hakkında umumi bir mefhum olan “papatya” ismini kullanabilir hatta daha üst bir kimlik olan “çiçek” diyebiliriz.

Yine kafesinizdeki bir bülbül kuşuna “bülbül” diyebilirsiniz. Kafesinizdeki bülbül müşahhas bir varlıktır. Kendine mahsus bir sureti ve kendine has keyfiyetleri vardır. Diğer bülbüllerden farklıdır. O, bülbül nevinden bir ferttir ki sureti ve diğer vasıflarıyla bülbüllerden ayrılmıştır. Buna rağmen onun hakkında umumi bir mefhum olan “bülbül” ismini kullanabilir hatta daha üst bir kimlik olan “kuş” diyebiliriz.

Yine bir insan müşahhas bir varlıktır. Kendisine ait bir ismi, kendine has sıfat ve keyfiyetleri ve sadece ona mahsus suret ve şekli vardır. Buna rağmen o kişi hakkında umumi bir mefhum olan “insan” kavramını kullanabilir ve ona “insan” diyebiliriz.

Aynen bunlar gibi, Zat-ı Akdes olan Allahû Teâlâ da müşahhas olduğu yani kendisine mahsus bir zatı bulunduğu hâlde vâcibü’l-vücud mefhumuyla tasavvur edilebilir. Meseleyi biraz daha açalım:

Allahu Teâlâ’nın bir şahs-ı zatiyesi vardır. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) miraçta bu şahs-ı zatiyenin tecellisine mazhar olmuştur. Yine cennet ehli cennette bu şahs-ı zatiyeyi görüp rü’yetullaha mazhar olacaktır. Ancak bunun idraki, ihatası ve mahiyetinin bilinmesi mümkün değildir. Allah cisimden ve maddi bir varlık olmaktan münezzehtir. Yine azadan, uzuvdan ve mahlukata benzemekten de münezzehtir. Maddeyle kaim olan insanın, maddeden münezzeh olan Allahu Teâlâ’nın zatını kavraması mümkün değildir.

Zatı idrak edilemeyen ve mahiyeti ihata edilemeyen Allah’ın, müşahhas olarak tayin ve tespiti mümkün olmayacağından dolayı, umumi mefhum ve mülahazalarla ifade edilmesi caizdir. Çünkü bir taraftan iman ve marifet noktasında kabul etme ve bilme mecburiyeti var; bir taraftan da iman edilecek olanın kapalı, gizli ve örtülü bir mahiyeti var.

İşte Zat-ı İlahiye müşahhas olmakla beraber, idrak ve ihatayı aşan bir mahiyeti olduğundan dolayı ancak umumi bir mefhum olan vacibü’l-vücud unvanıyla iman ve marifet nazarına görünebilir ve bu manada tefekkürü caizdir. Müşahhas olan şahsiyet-i İlahiyenin tefekkürü yasaktır. O manada akla gelen her şey şirki işmam eder.

Bu meseleye şu misalle bakabiliriz:

Kapının zili çaldığında, kapının önünde birisinin olduğunu anlarsınız. Zira zil kendi kendine çalmaz. Birisi olmalı ki zile bassın ve zil çalsın.

Kapının önünde birisinin olduğunu bilirsiniz ancak bu kişinin kim olduğunu bilmezsiniz.

— Kadın mıdır erkek midir?

— Uzun mudur kısa mıdır?

— Zayıf mıdır şişman mıdır?

— Genç midir ihtiyar mıdır?

Bunlar gibi, bütün keyfiyetleri sizce meçhuldür. Sizin için malum olan tek bir şey vardır, o da kapının önünde birisinin olduğudur.

Kapının önündeki kişi, sizin onun orada olduğunu bilmeniz cihetiyle zahirdir. Onun kim olduğunu bilmemeniz cihetiyle de bâtındır.

Bakın, aynı kişi hem zahir hem de bâtın oldu. Varlığının bilinmesi cihetiyle zahir, varlığının mahiyetinin bilinmemesi cihetiyle bâtındır.

Aynen bunun gibi, Allahû Teâlâ da şu âlemi yaratmış ve varlığını bildirmek için mahlukatı icad etmiştir. Her mahlukun üzerine de varlığının ve birliğinin hadsiz mühürlerini vurmuştur. Konumuz bu mühürler olmadığı için bu bahse girmiyoruz.

İşte Allahû Teâlâ varlığı cihetiyle zahirdir. Her şey O’nu gösterdiği gibi, her mahluk O’nun varlığına şehadet eder. Bir harfin kâtipsiz, bir iğnenin ustasız ve bir köyün muhtarsız olamaması gibi, bu kâinat da sahipsiz ve maliksiz olamaz. Bu cihetle -yani Allah’ın varlığının apaçık olması cihetiyle- Allahû Teâlâ zahirdir.

Allahû Teâlâ varlığının bilinmesi cihetiyle zahir iken, varlığının mahiyetinin bilinmemesi cihetiyle bâtındır. Bizler değil Allah’ın zatının keyfiyetini bilmek, bildiğimizi zannettiğimiz isim ve sıfatlarının mahiyetini bile hakkıyla bilemeyiz.

Allah’ın zatını bilemeyiz çünkü akıl mahluktur yani yaratılmıştır. Akla gelen mana da mahluktur. Yaratıcı yarattığına benzemez ve mahluk olan Hâlık olanı ihata edemez. Dolayısıyla Allah’ın zatı hakkında aklımıza ne gelse Allah ondan başkadır. O’nun ne misli, ne misali, ne naziri, ne de benzeri vardır.

Bizim tek bilmemiz gereken şey şudur: Şu göz önündeki mümkünü’l-vücud olan varlıklar, vacibu’l vücud olan Allah’ın varlığına şehadet ederler. Bu şehadetleri sebebiyle, bizler Allah’ın varlığını bilir ancak zatının mahiyetini bilemeyiz. Bunun hakkında da düşünmeyiz. Allah’ın zatı hakkında düşünmek caiz olmadığı için de Allahu Teâlâ’yı umumi bir mefhum olan vâcibü’l-vücud mefhumuyla tasavvur ederiz.

Şimdi, mütalaasını yaptığımız bölümü bir daha okuyalım:

İhtar: Müşahhas olan bir şeyin umumi bir mefhum ile mülahaza edildiğine binaen, Zat-ı Akdes de müşahhas olduğu hâlde vacibü’l-vücud mefhumuyla tasavvur edilebilir. (İşârâtü’l-İ’caz)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin