a
Ana SayfaLemalar27. Üçüncü Lem’a: Cenab-ı Hakk’ın canlı mahlukata bastığı hayat hâteminin…

27. Üçüncü Lem’a: Cenab-ı Hakk’ın canlı mahlukata bastığı hayat hâteminin…

Lem’alar mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Üçüncü Lem’a: Cenab-ı Hakk’ın canlı mahlukata bastığı hayat hâteminin gayr-ı mütenahi nakış ve keyfiyetlerinden bir numuneyi göstereceğiz. (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)

(Hâtem: Mühür / Gayr-ı mütenahi: Sonsuz)

Üstad Hazretleri bu 3. Lem’a’da ilk iki Lem’ada olduğu gibi yine hayat üzerine vurulan bir hâtemden yani mühürden bahsediyor. Hayatın üzerinde hadsiz tevhid delilleri var. Bu 3. Lem’a’da bir tanesini daha öğreneceğiz. Metne devam edelim:

Şöyle ki: Nasıl ki suyun katrelerinden, şişenin parçalarından tut, seyyar yıldızlara kadar; şeffaf veya şeffaf gibi her şeyde şemsin cilvelerinden şemse mahsus bir turra, bir cilve bulunur. (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)

(Katre: Damla / Seyyar: Gezen / Şems: Güneş / Turra: Mühür)

Güneş evimizin camını aydınlattığı gibi, denizi de aydınlatır. Bir damla suda gözüktüğü gibi, ayda da gözükür. Her bir şeffaf eşyada güneşin bir aksi, bir tecellisi vardır. Kendine mahsus yedi rengiyle ve ısısıyla her şeffaf eşyaya mührünü vurup, “Bunda tecelli eden benim.” der.

Üstadımız bu misalden şu hakikate çıkıyor:

Kezalik, Şems-i Ezelî’nin de bütün canlı mahlukatta “ihya ve nefh-i hayat” cihetiyle bir tecelli-i ehadiyeti vardır ki bütün esbab iktidar ve ihtiyar sahibi oldukları farz edilse dahi, o sikkenin ne mislini ve ne taklidini, ne münferiden ve ne müctemian yapmaktan âcizdirler. (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)

(Kezalik: Bunun gibi / İhya: Hayat vermek / Nefh-i hayat: Hayat üflemek / Tecelli-i ehadiyet: Allah’ın birliğinin tecellisi / Esbab: Sebepler / Sikke: Damga / Münferiden: Tek başına / Müctemian: Hep beraber)

Misalde güneş örneği geçtiği için Üstadımız Allah’ı “Şems-i Ezelî” olarak vasfetti. Üstadımız misalden hakikate geçerken misalle hakikat arasındaki bağ kopmasın diye benzerlik cihetlerini bu şekilde muhafaza ediyor. Dersin odak noktasını kaybetmemek için “ezel” tabirini izah etmiyoruz. Yeri geldiğinde üzerinde konuşuruz.

Güneş misalinde üç şey vardı:

1. Güneş

2. Şeffaf eşya

3. Şeffaf eşyada gözüken güneşin tecellisi. Üstadımız güneşin bu tecellisine “kendine mahsus bir mühür ve bir cilve” dedi.

Şimdi misali hakikate çevirelim:

– Misaldeki güneş Şems-i Ezelî olan Allah’a işaret eder.

– Şeffaf eşya canlı varlıklara işaret eder.

– Şeffaf eşyada gözüken güneşin aksi ise varlıklara hayat verme faaliyetine işaret eder.

Nasıl ki her bir şeffaf eşya, üzerindeki parlaklıkla güneşin varlığına bir delil ve şahittir. Aynen bunun gibi, her bir canlı varlık da kendisine hayat verilmesi cihetiyle Allah’ın varlığına bir delil ve şahittir. Her bir canlı varlıkta bulunan hayat bir tecelli-i ehadiyettir.

Ehadiyet ve vahidiyet birbirine benzeyen iki farklı kavramdır. Ders buraya gelmişken bunların da manasını öğrenelim:

Güneş denizi aydınlattığı gibi, denizin her bir damlasını da aydınlatır. Denizde tecelli ettiği gibi, aynı şekilde tek bir damlada da tecelli eder. Güneşin denizdeki tecellisi vahidiyettir. Denizde tecelli ettiği şekliyle tek bir damlada tecelli etmesi ehadiyettir.

Aynen bunun gibi, Şems-i Ezel ve Ebed olan Allah da bütün âlemde isim ve sıfatlarıyla tecelli etmektedir. Bütün eşyanın hep birden Allah’ın isim ve sıfatlarına ayna olması Allah’ın vahidiyetinin tecellisidir. Tek bir eşyanın âlemde tecelli eden isim ve sıfatlara ayna olması ise ehadiyet tecellisidir.

Konumuza bakan kısımla izah etsek:

Allah’ın yeryüzünün tamamına hayat vermesi vahidiyet tecellisidir. Tek bir sineğin bu hayatı kendinde göstermesi ehadiyet tecellisidir. Eğer siz tefekkür ederken yeryüzünü bir bütün olarak düşünüp yeryüzüne hayat verilmesini tefekkür ederseniz vahidiyet tecellisini tefekkür etmiş olursunuz. Eğer tek bir kelebeği nazara alıp ona hayat verilmesini düşünürseniz ehadiyet tecellisini tefekkür etmiş olursunuz.

Şimdi Üstadımız diyor ki:

Şems-i Ezelî olan Allahu Teâlâ’nın her bir canlı mahluk üzerinde, ona hayat vermesi ve hayatı ona üflemesi cihetiyle bir tecelli-i ehadiyeti vardır. Faraza bütün sebepler hayat sahibi olsaydı, kuvvet ve iradeleri olsaydı yine de bu hayatı icat edemezlerdi. Yani sebeplerin en büyükleri olan güneşi, havayı, toprağı ve suyu bir araya getirin. Sonra diğer bütün sebepleri de bunlara dahil edin. Hepsine hayat verin, akıl verin, kuvvet verin, irade verin. Hepsi insan gibi bütün kemal sıfatlara nisbi olarak sahip olsunlar. Sonra onlara deyin ki:

— Hadi çalışın, çabalayın; değil bütün mahlukata sadece bir sineğe hayat verin.

Onlar bunu yapmaktan âciz kalırlardı. Canlı mahlukata vurulan hayat mührünün ne mislini ne taklidini, ne tek başlarına ne de hep beraber yapamazlardı. Bu hakikate Kur’an şöyle işaret ediyor:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ   Ey insanlar!   ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ   Bir misal verildi, ona kulak verin.   إِنَّ الَّذِينَ  تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ   Allah’tan başka bütün taptıklarınız   لَن يَخْلُقُوا ذُبَابًا   tek bir sivrisineği yaratamazlar.   وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ   Velev ki onun için bir araya da gelseler.   وَإِن يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا   Sinek onlardan bir şey kapsa   لاَ يَسْتَنقِذُوهُ مِنْهُ   onu da kurtaramazlar.   ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ   İsteyen de istenen de âcizdir. (Hac 73)

Evet, bütün sebepler iktidar ve ihtiyar sahibi olup bir araya gelseler; değil yeryüzüne ve içindekilere hayat vermek, tek bir sineğe hayat veremezler.

Hayat verme hakikatini biraz daha tefekkür edelim:

Olması mümkün değildir ama faraza eğer olsaydı, bir kimsenin ölmüş bir kuşu gözümüzün önünde dirilttiğini görseydik; nasıl hayret eder hatta gözümüzü yalanlardık. Bu olayı da ölünceye kadar unutmazdık. Zira hayat verme hakikati bu kadar etkileyici ve şaşırtıcı bir hakikattir.

Hâlbuki bizi şaşırtan, gözümüzü yalanlamamıza sebep olan ve ölünceye kadar da aklımızdan çıkmayacak olan şey ölmüş bir kuşun gözümüzün önünde diriltilmesinden başka bir şey değildir.

— Acaba ölü bir kuşu diriltmek mi daha hayret vericidir? Yoksa ölü yumurtalardan hayat sahibi kuşları çıkarmak mı?

— Ya da ölü bir kuşu diriltmek mi daha şaşırtıcıdır? Yoksa nutfe denilen su damlacıklarından hayat sahibi mahlukları yaratmak mı?

— Ya da ölü bir kuşu diriltmek mi daha acayiptir? Yoksa çekirdek ve tohumlardan hayat sahibi olan bitki ve ağaçları yaratmak mı?

— Acaba bu şaşkınlığı ve hayreti niçin Allah hakkında yapmıyoruz?

Hâlbuki Allahu Teâlâ çok daha hayret verici diriltmeleri her vakit gözümüz önünde yapmaktadır. Hayata son derece muhalif olan maddelerden hayat fışkırmakta ve yeryüzü hayat sahipleriyle dolup taşmaktadır. Hayatı olmayan tohumlardan, çekirdeklerden, yumurtalardan ve su damlacıklarından yaratılan mahluklar hayat sahibi olmakta ve bir kısmının da ruhu bulunmaktadır. Hayatı olmayan bu maddelerin kendilerinde olmayan hayatı başkasına vermesi elbette düşünülemez. O hâlde gözümüz önündeki bu hayat ancak ve ancak Hayy-u Kayyum olan Allah’ın yaratmasıyla olabilir.

Bu dersimizde şu bölümü anlamaya çalıştık:

Üçüncü Lem’a: Cenab-ı Hakk’ın canlı mahlukata bastığı hayat hâteminin gayr-ı mütenahi nakış ve keyfiyetlerinden bir numuneyi göstereceğiz. Şöyle ki: Nasıl ki suyun katrelerinden, şişenin parçalarından tut, seyyar yıldızlara kadar; şeffaf veya şeffaf gibi her şeyde şemsin cilvelerinden şemse mahsus bir turra, bir cilve bulunur.

Kezalik, Şems-i Ezelî’nin de bütün canlı mahlukatta “ihya ve nefh-i hayat” cihetiyle bir tecelli-i ehadiyeti vardır ki bütün esbab iktidar ve ihtiyara sahibi oldukları farz edilse dahi, o sikkenin ne mislini ve ne taklidini, ne münferiden ve ne müctemian yapmaktan âcizdirler. (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin