a
Ana SayfaKatre2. Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelam öğrendim…

2. Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelam öğrendim…

Katre mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحيمِ

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ وَ الصَّلَاةُ عَلٰى نَبِيِّهِ

(Bu risale, dört bab ile bir hatime ve bir mukaddime üzerine tertip edilmiştir.)

MUKADDİME

Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelam öğrendim. Tafsilen beyan edilecektir. Burada yalnız icmalen işaret edilecektir. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

(Tafsilen: Ayrıntılı olarak / İcmalen: Kısaca, özetle)

Çok aciptir ki Üstad Hazretleri otuz senelik ilim tahsilinde öğrendiği bilgiyi dört kelime ile dört kelama sığdırıyor. O Üstad Hazretleri ki daha on dört yaşındayken medreselerde okutulan bütün kitapları tahkik etmiş. Üç ay gibi kısa bir zamanda doksan cilt kitabı ezberlemiş.

Böyle bir zat diyor ki: Otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelam öğrendim.

— Acaba bu sözün manası ne olabilir?

— Üç ayda doksan cilt kitabı ezberleyen ve böyle bir hafızayla otuz sene ilim tahsil eden bir zat, otuz senede sadece dört kelime ile dört kelam mı öğrenir?

— Yoksa bunun manası başka bir şey midir?

Bana öyle geliyor ki bunun manası başka bir şeydir ve bu mana şudur:

Bu dört kelime ile dört kelamın manasını öğrenen kişi, otuz sene ilim tahsil etmiş gibi fayda görür. Bütün ilimlerin asıl maksadı da bu dört kelime ile dört kelamdır. Kim ki bunları öğrenir ve amel ederse, otuz sene ilim tahsil etmiş gibi kemal bulur. Kim de bunları bilmeden otuz sene ilim tahsil etse, sanki hiç ilim tahsil etmemiş gibi nakıs kalır.

Herhâlde Üstad Hazretleri bu manayı kastederek ve bu kelime ile kelamların önemine dikkat çekmek için böyle bir giriş yaptı. Bu usul aynı zamanda Peygamberimiz (a.s.m.)’ın da usulüdür. Mesela Peygamberimiz (a.s.m.) dikkatleri kelamda toplamak için der ki:

— Size cehennemliklerin kimler olduğunu söyleyeyim mi? Katı kalpli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimselerdir. (Buhari, Eyman 9, Tefsîru sûre (68), 1, Edeb 61; Müslim, Cennet 47)

Bu hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) cehenneme girecek dört grup insandan bahsediyor:

1. Katı kalpli olanlar.

2. Kaba olanlar.

3. Cimri olanlar.

4. Kurularak yürüyen kibirli kimseler.

— Peki, cehenneme sadece bunlar mı girecek?

Hayır, sadece bunlar girmeyecek.

— Peki, o hâlde niçin Peygamberimiz (a.s.m.) cehennemi bu kişilere hasretti?

Bu amellerin kötülüğüne dikkat çekmek için.

Aynen bunun gibi, Üstad Hazretleri de dört kelime ile dört kelamın kıymetine dikkat çekmek için dedi ki: Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelam öğrendim.

Elbette Üstad Hazretlerinin bütün bilgisi bu dört kelime ve dört kelamla sınırlı değildir. Sadece nazarları ehemmiyetlerine celbetmek için söze böyle başlamıştır.

Sonra da dedi ki: Tafsilen beyan edilecektir. Burada yalnız icmalen işaret edilecektir. Yani bu dört kelimeyle dört kelamın izahı ileride ayrıntılı bir şekilde yapılacak. Burada sadece kısa bir işaretle yetinilecek.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Kelimelerden maksat: Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet, nazardır. Şöyle ki: Cenab-ı Hakk’ın mâsivasına yani kâinata mana-yı harfîyle ve O’nun hesabına bakmak lazımdır. Mana-yı ismîyle ve esbab hesabına bakmak hatadır. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

(Mâsiva: Allah’tan başka her şey / Esbab: Sebepler)

Dört kelimeyi öğrendik:

1. Mana-yı harfî,

2. Mana-yı ismî,

3. Niyet,

4. Nazar.

Bu dersimizde mana-yı harfî ile mana-yı ismînin mütalaasını yapalım. Bir sonraki derste de niyet ile nazarı mütalaa ederiz.

Mana-yı harfî ve mana-yı ismî kavramları Risale-i Nur’da çok yerlerde geçmektedir. Bu sebeple, bu makamda geniş bir mütalaa yapalım ve meseleyi tam tahkik etmeye çalışalım. İlk önce bu kavramları lügat cihetiyle bir tahlile tabi tutalım:

Arapçada kelime üç çeşittir:

1. İsim: Zamana bağlı olmayan varlıklara ad olan kelimelerdir. İsmin tek başına bir manası vardır.

2. Fiil: Zamana bağlı olarak bir iş, bir oluş, bir hareket bildiren kelimelerdir.

3. Harf: Tek başına tam bir anlamı olmayıp, bir isimle veya fiille yan yana geldiğinde anlam kazanan kelimelerdir. Burada harfi alfabenin harfleriyle karıştırmayalım. Buradaki harf bir kelimedir. Mesela: –de, –da manasında  فِى ; –den –dan manasındaki  مِنْ ; –e –a manasındaki  اِلَى  harf grubuna giren kelimelerdir.

Harf konusunda bilmemiz gereken bilgi şudur: Harfin tek başına bir manası yoktur. Sadece ismin ve fiilin başına gelerek onların manasını tamamlarlar. Başka bir ifadeyle: İsmin ve fiilin manasına hizmet ederler.

Bu tanımlara göre, mana-yı harfî demek, “harfî bir manayla; harf gibi tek başına hiçbir manası olmaması cihetiyle; başka bir manaya hizmet etmesi yönüyle…” demektir.

Mana-yı ismî ise “ismî bir manayla; isim gibi tek başına manası olması cihetiyle; başka bir manaya hizmet etmesi değil, kendine bakması yönüyle…” demektir.

Bu hâlde, eşyaya mana-yı harfî ile bakmak, eşyayı Arapçadaki harf gibi kabul edip, zatî bir manasının olmadığını, sadece Allah’a bakan cihetiyle bir manasının olduğunu kabul etmektir. Evet, her bir varlık kudret kelimesiyle yazılan bir harf hükmündedir. Bu harf ancak Allahu Teâlâ hesabına mütalaa edilir. İsim değildir ki kendi hesabına bir mütalaası olsun.

Eşyaya mana-yı harfî ile bakmak ise Arapçadaki isim gibi kabul ederek zatî bir manasının var olduğunu kabul etmektir. Böyle kabul edildiğinde eşya üzerinde -tek başına manası varmış gibi- inceleme yapılır. Eşyanın kendisi anlaşılmaya çalışılır. Bu ise büyük bir hatadır.

Bu ana kadar yaptığımız tahlil kavramların lügat manası üzerineydi. Şimdi konuyu biraz daha açalım:

Aynaya iki türlü bakışınız olabilir:

1. Aynaya kendinizi görmek için bakarsınız. Bu durumda asıl olan sizsinizdir. Ayna ise sadece sizi göstermeye bir vesiledir. Bu durumda, aynaya bakışınız asıl değil, tebeîdir. Zira siz aynaya aynayı görmek için değil, kendinizi görmek için bakıyorsunuz. İşte aynaya bu bakışınız, mana-yı harfîyle bir bakıştır.

2. Aynaya bizzat ayna olduğu için bakarsınız. Yani aynayı inceler ve ondaki sanatı keşfetmeye çalışırsınız. Bu durumda, aynaya bakarken aynada yansıyan siz asıl değil, tebeî durumdasınızdır. Yani siz aynaya kendinizi görmek için değil, aynayı tanımak için bakıyorsunuz. İşte aynaya bu bakışınız, mana-yı ismîyle bir bakıştır.

Aynen bunun gibi, eşyaya da Allah hesabına, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisi hesabına bakarsanız, bu bakışınız mana-yı harfîyle bir bakış olur. Yok, sadece eşyayı tanımak ve onun özelliklerini öğrenmek için bakarsanız, bu bakışınız mana-yı ismîyle bir bakış olur.

Şimdi dilerseniz meseleyi biraz daha somutlaştıralım. Mesela buluta ilk önce mana-yı ismîyle, daha sonra da mana-yı harfîyle bakalım. Aradaki farkı ve bu farkın cümlelere nasıl yansıdığını görelim:

Şimdi buluta mana-yı ismîyle bakıyorum:

Bulutların kaynağı yeryüzündeki göl, deniz, okyanus gibi su kaynaklarıdır. Su kaynaklarından buharlaşan çok minik boyuttaki su buharı yükselmeye başlar ve bulundukları ortamda nemin artmasına sebep olurlar. Havayı kuru hâlden daha nemli hâle getirirler. Su buharı yükseldikçe -hava basıncının azalmasından ve havanın soğumasından dolayı- büyümeye başlar ve mikro damlacıkları oluşturur. Çok miktarda damlacığın birleşiminden de yağmur damlası oluşur…

Buluta mana-yı ismîyle baktığımda bulutu böyle anlattım. Şimdi aynı buluta mana-yı harfîyle bakalım:

Bulutları yoktan yaratan Allahu Teâlâ’dır. Allahu Teâlâ “Hakîm” ism-i şerifi iktizasınca, yeryüzündeki göl, deniz, okyanus gibi su kaynaklarını buluta bir sebep yapmıştır. Allahu Teâlâ önce nihayetsiz kudretiyle su kaynaklarını buharlaştırır. Buharlaşan su yükselmeye başlar ki bu hadise “Râfi” isminin bir tecellisidir. Rafi “yükselten” demektir. Buharlaşan suyun yükselmesinde bu ismin bir tecellisi gözükmektedir.

Cenab-ı Hak buharlaşan suyu kudretine bir perde yapar ve nemi artırır, havayı kuru hâlden daha nemli hâle getirir. Allah’tan gafil olanlar bu işi buharlaşan suyun yaptığını zannederler. Hâlbuki buhurlaşan su bir sebeptir ki arkasında olan müsebbibu’l-esbabı gösterir.

Daha sonra Allahu Teâlâ su buharını daha da yükseltir. Yükselttikçe de buhar büyümeye ve mikro damlacıklar emr-i Rabbanî ile oluşmaya başlar. Daha sonra da Allahu Teâlâ “Cami” ism-i şerifinin bir tecellisiyle bu mikro damlacıkları bir araya getirir ve yağmur damlasını oluşturur. Yağmuru da hemen yağdırmaz. Kudretiyle bir müddet havada gezdirir. Ne vakit iradesi yağmurun yağmasına taalluk eder, işte o vakit yağmur yağar…

İşte bulutun oluşumuna mana-yı harfîyle baktığımızda anlatımımız bu oldu. Kelimeler değişti, bakış değişti, bulut Allah’ın esmasına bir ayna oldu.

Bir örnek daha verelim. Bir kelebeğe mana-yı ismî ve mana-yı harfî ile bakalım:

Kelebeğe mana-yı ismîyle baktığımızda şöyle anlatırız:

Kelebekler; baş, göğüs, karın; göğsün altında üç çift bacak, gövdenin üstüne bağlı üst ve alt olmak üzere iki çift kanat ve başın üzerinde bir çift antenden oluşur. Göğüs ve karın sık ince tüylerle, kanatlar ise yan yana sıralanmış küçük pullarla kaplıdır ve kelebeğe rengini veren de bu pullardır…

Şimdi aynı kelebeğe mana-yı harfîyle bakalım:

– Bu kelebek yok idi, var oldu. Varlığıyla Allah’ın Mûcid, Mübdi, Hâlık ve Mükevvin isimlerine ayna oldu.

– Allah o kelebeğe hayat verdi. Hayatıyla Muhyi ismine ayna oldu.

– Allah o kelebeği besledi. Beslenmesiyle Rezzak, Rahman, Mün’im, Münevvil ve Mukit isimlerine ayna oldu.

– Sanatlı vücuduyla Sâni ismine, hikmetli cihazlarıyla Hakîm ismine, suretiyle Musavvir ve Fettah isimlerine ayna oldu.

– Vücudunda onlarca maddenin toplanmasıyla Cami ismine, rengiyle Mülevvin ismine, diğer kelebeklere benzememesiyle Mufassıl ismine ayna oldu.

– Vazifesinin ve hayat şartlarının kendisine öğretilmesiyle Rab, Mülakkin ve Sâik isimlerine ayna oldu.

– Bir yumurtadan çıkartılmakla Falik ismine, her ihtiyacının karşılanmasıyla Rahim, Vehhab ve Muhsin isimlerine ayna oldu.

– Hâlden hâle, şekilden şekle sokulmasıyla Muhavvil, Mükemmil ve Mübeddil isimlerine ayna oldu.

– Yumurtasındaki hâliyle Evvel ismine, son şekliyle Ahir ismine, varlığıyla Zahir ismine, içinde çalışan fabrikayla Batın ismine ayna oldu.

– Yapan elbette yaptığını bilecek. Kudreti onu yapmaya yetecek. Yaptığını görecek ve yapmayı irade edecek. Bütün bunlarla o kelebek Allah’ın Alîm, Kadîr, Basîr ve Mürîd isimlerine ayna oldu.

Daha bunlar gibi, onlarca isme ayna oldu, mazhar oldu. İşte kelebeğe mana-yı harfî cihetiyle bakıldığında, kelebek Rabbanî bir kaside, İlahî bir mektup, esmâ-i hüsnanın bir aynası ve tezgahı olur. Allah’ı anlatır, O’nu tanıtır.

Kâinatı ve içindeki eşyayı kelebeğe kıyas edelim ve âleme mana-yı harfîyle baktığımızda varlıkların nasıl bir kıymet kazandığını anlayalım.

Üstadımız başta demişti ki: Cenab-ı Hakk’ın mâsivasına yani kâinata mana-yı harfîyle ve onun hesabına bakmak lazımdır. Mana-yı ismîyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.

Ne büyük bir hatadır ki her biri bir mektub-u Rabbanî, bir ayine-i esmâ-i İlahî ve bir kitab-ı hikmet-i Samedânî olan varlıklar bütün bütün kıymetlerini kaybederler ve bir harf iken isim muamelesi görürler.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Evet, her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk’a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakk’a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün’im, sanata bakıldığı zaman Sâni, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

(Mün’im: Nimet veren / Sâni: Sanatkâr / Müessir-i Hakiki: Hakîkî tesir sahibi (Allah))

Evet, her şeyin iki ciheti varmış:

Bir ciheti Cenab-ı Hakk’a bakıyor, O’nun esmasını okutuyor, sıfatlarını söylüyor, varlığına ve birliğine şehadet ediyor…

Diğer ciheti ise kendi zatına ve halka bakıyor.

Biraz evvel kelebek üzerinde bu iki ciheti gördük. Üstadımız diyor ki: Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakk’a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır.

Tentene “dantel” kelimesinin halk dilindeki karşılığıdır. İplik gibi şeylerle örülmüş delikli bez manasındadır. Tenteneli perde ise dantelli ve işlemeli perdedir. Bu perdeye dikkat ile bakıldığında arkasını gösterir.

İşte eşya böyle tenteneli bir perde veya şeffaf cam gibi olmalıdır. Ona bakan, arkasında Cenab-ı Hakk’ı görmeli ve o eşya Allah’ın binbir ismini göstermelidir.

Üstadımız dedi ki: Nimete bakıldığı zaman Mün’im, sanata bakıldığı zaman Sâni, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir.

Yani eşyadan Allah’a ulaşılmalıdır.

– Nimetten Mün’im akla gelmelidir.

– Sanattan Sâni akla gelmelidir.

– Esbabtan Müsebbibu’l-esbab ve Müessir-i Hakiki akla gelmelidir.

– Mahluktan Hâlık akla gelmelidir.

– Mevcuttan Mûcid akla gelmelidir.

– Muhdesten Hâdis akla gelmelidir.

– Merzuktan Rezzak akla gelmelidir.

– Suretten Musavvir akla gelmelidir.

– Hayattan Muhyi akla gelmelidir.

– Ölümden Mümit akla gelmelidir. Ve hakeza…

Bu maddeleri yüze ulaştırabilirsiniz.

Bu makamda son söz olarak deriz ki: Risale-i Nur’un mesleği eşyaya mana-yı harfîyle bakmak ve her şey üzerinde Allah’ın izini ve işini görmektir.

Bu dersimizde şu bölümün mütalaasını yaptık:

MUKADDİME

Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelam öğrendim. Tafsilen beyan edilecektir. Burada yalnız icmalen işaret edilecektir.

Kelimelerden maksat: Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet, nazardır. Şöyle ki: Cenab-ı Hakk’ın mâsivasına yani kâinata mana-yı harfîyle ve O’nun hesabına bakmak lazımdır. Mana-yı ismîyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.

Evet, her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk’a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakk’a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün’im, sanata bakıldığı zaman Sâni, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin