a
Ana SayfaLemalar28. Buna binaen, şeffaf şeylerde görünen o timsaller şemsin timsali olup, şemsten o şeffaf şeylere…

28. Buna binaen, şeffaf şeylerde görünen o timsaller şemsin timsali olup, şemsten o şeffaf şeylere…

Lem’alar mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Buna binaen, şeffaf şeylerde görünen o timsaller şemsin timsali olup, şemsten o şeffaf şeylere in’ikas etmiş olduklarına hükmedilmediği takdirde, o sayısız katrelerde ve zerrelerde, her birisinde hakiki bir şemsin maddesiyle mevcut bulunduğuna hükmetmek lazım gelir. (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)

(Timsal: Yansıma / Şems: Güneş / İn’ikas: Yansımak / Katre: Damla)

Bu misali çok iyi anlamalıyız. Zira sonrasında gelecek hakikat bu misal üzerine oturacak.

Güneş denizlerdeki her bir damlayı ve her bir şeffaf eşyayı ışığıyla aydınlatıyor, sıcaklığıyla ısıtıyor. Bu cihetle, her bir şeffaf eşyada güneşin bir yansıması bulunuyor.

Şimdi birisi, “Güneş yoktur.” dese ve güneşi inkâr etse, ona denilir ki:

— Peki, bu şeffaf eşyada gözüken yansımalar nereden geliyor? Ortada bir yansıma var, ışık var, sıcaklık var. Bunun bir sahibi olmalı. Ya bir yerden gelmeli veya şeffaf eşyanın bizzat kendisine ait olmalı.

Eğer güneş inkâr edilirse, her bir şeffaf şeyin içinde hakiki bir güneşin var olduğu kabul edilmek zorunda kalınır. Çünkü ortada gözün gördüğü yansıma var. Bu yansıma ya güneşindir ya da şeffaf eşyanın kendisinindir. Eğer kendisininse o zaman içinde bir güneş vardır hatta kendisi bir güneştir. Zira böyle yedi renge ve ısıya sahip olabilmek için güneş gibi bir cisim olmak gerekir.

Bir daha vurgulayalım. Yol iki:

– Ya gökteki güneş kabul edilip bütün şeffaf eşyadaki yansımaların ona ait olduğu ve ondan geldiği kabul edilecek.

– Ya da “Her bir şeffaf eşyanın içinde hakiki bir güneş vardır.” denilecek.

Ancak bu iki şekilde yansımaların varlığı izah edilebilir.

Üstadımız bu misalden şu hakikate çıkıyor:

Kezalik, Şems-i Ezelî’nin şualar menzilesinde olan tecelli-i esmasının nokta-i merkeziyesi olan hayat… (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)

(Şua: Parıltı / Menzile: Mertebe / Tecelli-i esma: Allah’ın isimlerinin tecellisi / Nokta-i merkeziye: Merkez noktası)

Yavaş yavaş, meseleyi hazmede hazmede ilerleyelim. Misalde güneş örneği geçtiği için Üstadımız Allah’ı “Şems-i Ezelî” olarak vasfetti. Üstadımız misalden hakikate geçerken misalle hakikat arasındaki bağı koparmamak için benzerlik cihetlerini bu şekilde muhafaza ediyor.

Güneşin ışığı ve şeffaf eşyada bir tecellisi vardı. Allah’ın da şualar menzilesinde -yani güneşin şua ve ışığına benzer- isimleriyle bir tecellisi ve eşyayı aydınlatması vardır. İlahî isimlerin merkez noktası da hayattır. Hayatın merkez nokta olması şudur: Bir varlık hayata mazhar olduğunda peşinden birçok isme de mazhar olur.

– Mesela bir varlığa hayat verilecekse evvela ona bir vücut verilir. Bununla da Allah’ın Hâlık, Mucid, Mübdi gibi isimlerine ayna olur.

– Vücut sahibi olduğunda ona bir suret verilir. Bununla Musavvir ismine ayna olur.

– Ona vazifesi öğretilir. Rab ve Mülakkin isimlerine ayna olur.

– Hayat sahibidir o hâlde beslenecek. Beslenmesiyle Rezzak, Rahman ve Mukit gibi isimlerine ayna olur.

– Hayatının devamıyla Selam ismine, korktuğu şeylerden emin kılınmasıyla Mümin ismine, kendisine takılan aza ve cihazlarla Vehhab ismine ayna olur.

– Faydanın kendisine ulaşmasıyla Nâfi’ ismine, kendisine yardım edilmesiyle Muavvin ismine, işlerinin kolaylaştırılmasıyla Müyessir ve Mühevvin isimlerine ayna olur.

Daha bunlar gibi onlarca isme, kendisine hayat verilmesiyle mazhar olur. İşte hayat öyle bir şeydir ki varlığı ve varlığının devamı için onlarca ismin tecellisi gerekir. İşte bu cihetten hayat nokta-i merkeziyedir. Hayat sahiplerinde tecelli eden isimlerin bir çoğu hayatı olmayanlarda tecelli etmez.

Risaleleri okurken konuyu dağıtmamaya ve bütünü anlamaya odaklanmalıyız. Hayatın nokta-i merkeziye olmasını izah ederken odaktan biraz uzaklaştık. Hemen tekrar odak noktaya dönelim. Şöyle demiştik:

Güneş bütün şeffaf eşyayı ışığıyla aydınlatır. Eğer güneş inkâr edilirse, şeffaf eşya adedince güneşlerin varlığı ve bu güneşlerin şeffaf eşyanın içinde olduğu kabul edilmek zorunda kalınır. Ancak bu şekilde eşyadaki yansımaların varlığı izah edilebilir.

Aynen bunun gibi, Allah’ın da -misaldeki güneşin şuası gibi- şuası vardır. Bu şua kudsî isimleriyle tecellisidir. Kudsî isimlerinin de merkez noktası hayattır.

Şimdi üstadımız diyor ki:

…hayat Şems-i Ezelî’ye isnad edilmediği takdirde; bir sineğe, bir çiçeğe varıncaya kadar her bir zihayatta nihayetsiz bir kudret, muhit bir ilim, mutlak bir irade gibi, Vacibü’l-Vücud’dan maada hiçbir şeyde vücudu mümkün olmayan sair sıfatların mevcut olmasına cahilane, ahmakâne, gülünç bir batıl hüküm lazım gelir. (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)

(Zihayat: Hayat sahibi / Muhit: Kapsayan / Mutlak: Sınırsız / Vacibü’l-Vücud: Varlığı vacip olan Allah / Maada: Başka)

Nasıl ki güneş inkâr edildiğinde, her bir şeffaf eşyanın içinde hakiki bir güneşin varlığı kabul edilmek zorunda kalınıyordu. Aynen bunun gibi, eğer Allah inkâr edilirse, sinekten çiçeğe kadar her bir varlığın, her bir hayat sahibinin, Allah’ın kudreti gibi nihayetsiz bir kudrete; ilmi gibi her şeyi kuşatan bir ilme; iradesi gibi sınırsız bir iradeye sahip olduğu ve diğer uluhiyet sıfatlarına haiz olduğu kabul edilmek zorunda kalınır. Hâlbuki bu sıfatlar Vacibu’l-Vücud olan Allah’tan başka hiçbir şeyde bulunmaz. Vacibu’l-Vücud kavramının izahını sonraya bırakıp önce bu hakikati anlamaya çalışalım.

Bu hakikati anlayabilmek için ilk önce şu kaideyi bilmeliyiz: İsimler müsemmasız, sıfatlar mevsufsuz olamaz. Yani bir isim varsa, o ismi taşıyan bir fert olmak zorundadır. Bir sıfat varsa, o sıfatın sahibi olmalıdır. İsimler ve sıfatlar sahipsiz olamaz.

Her bir varlık üzerinde bilhassa hayat sahiplerinde Allah’ın isim ve sıfatları gözükmektedir. Allah inkâr edilse de bu isim ve sıfatlar inkâr edilemez çünkü bunları göz görmektedir. Allah’ın inkâr edilmesi durumunda bu isim ve sıfatların varlıklara verilmesi gerekir. Çünkü isimler müsemmasız, sıfatlar mevsufsuz olamaz. Ortada bir isim ve sıfat var. Bunun sahibi Allah değilse kimdir? Ya varlığın kendisidir ya tabiattır ya da sebeplerdir. İlla bir sahibi olmalı. Meseleyi somutlaştırdığımızda daha iyi anlaşılacaktır:

Bir kağıda A harfi yazıldığını farz edelim. Bu A harfi birçok isim ve sıfatı kendisinde göstermekte, kâtibinin bu isim ve sıfatlara sahip olduğunu ispat etmektedir.

– Mesela bu A harfi yoktu, var oldu. Varlığı yokluğuna tercih edildi. Varlığının yokluğuna tercihi ancak irade sahibi bir kâtibin tercihiyle olabilir. İradesi olmayan, A harfinin varlığını yokluğuna tercih edemez. İşte bu durum, kâtibinin irade sahibi olduğunu göstermektedir.

– İrade sahibi olabilmek için ilk önce hayat sahibi olmak gerekir. Hayatı olmayanın iradesi olur mu? Elbette olmaz. İşte A harfi varlığıyla kâtibinin hayat sahibi olduğunu göstermektedir.

– Yine bu A harfi manalı bir harftir, alelade bir çizgi değildir. Demek, onu yazan harfleri tanıyor, biliyor. Bu da ispat eder ki A harfinin kâtibinin bir ilmi vardır.

– Sadece ilim sahibi olmak da yetmez. Kudret sahibi de olmalıdır. Eğer kâtibinin hayatı olsa, iradesi olsa, ilmi olup A harfini yazmayı da bilse ama kâtibi felçli olsa, elini oynatamasa yani kudreti olmasa A harfini yazabilir miydi? Hayır, yazamazdı. İşte A harfi varlığıyla kâtibinin kudret sahibi olduğunu göstermektedir.

– Yine A harfi o kadar düzgün yazılmış ki bunu yazanın görmesi gerekir. Eğer kör olsaydı bu kadar düzgün yazamaz; A harfinin bir yeri uzun, diğer yeri kısa olurdu. Ama olmamış, tam bir intizam var. Demek, A harfinin kâtibi görme sahibidir.

– A harfi manalı bir harftir, gelişigüzel çizilmiş bir şey değildir. Demek, A harfinin kâtibi hikmet sahibidir. Bu harfi bir gayeye matuf yazmış. Bir gayeyi takip etmek ancak hikmet sahibi olmakla mümkündür.

İşte bunlar gibi daha bir çok sıfatla A harfi kâtibini gösterir, onu tarif eder ve lisan-ı hâliyle der ki:

— Bu sıfatlara sahip olamayan bana kâtip olamaz.

Şimdi biri çıksa ve: “Bu A harfinin kâtibi yoktur. A harfi kendi kendine oldu.” dese, bu durumda, A harfinde gözüken isim ve sıfatları harfin kendisine vermek zorundadır. Çünkü ortada isim ve sıfatlar vardır ve bu isim ve sıfatlara sahip olunmadan A harfine sahip olunamaz. Bu isim ve sıfatlar muhakkak birisine verilmelidir. Eğer A harfinin kendi kendini yazdığı kabul edilirse, bu harfin irade sahibi, hayat sahibi; ilim, kudret ve hikmet sahibi olduğu ve diğer isim ve sıfatları taşıdığı kabul edilmek zorunda kalınır. Yani kâtibinde olan bütün sıfatlar A harfinin kendisine verilir.

Eğer “A harfini kalemin kendisi yazmış.” denilirse, bu durumda da mezkûr sıfatlar kaleme verilmek zorundadır. Gördünüz mü kâtibi kabul etmeyen neyi kabul etmek zorunda kalıyor?

Aynen bunun gibi, şu âlemdeki her bir varlık A harfi gibi bir harf hükmündedir ve kudret kalemiyle yazılmış İlahî bir kelimedir. Üzerinde Allah’ın binbir ismi ve sıfatları yazılmıştır. Eğer Allah inkâr edilirse, bu isim ve sıfatlar varlıklara, tabiata veya sebeplere verilmek zorundadır. Bu durumda da nihayetsiz ilahları kabul etme mecburiyeti ortaya çıkar. Çünkü bu sıfatları taşıyana ilah denir. Kim taşıyorsa ilah odur. Biz, “Allah taşıyor, bizim İlahımız odur.” diyoruz. Birisi “Allah yok.” derse, bu isim ve sıfatları varlıklara vermeli ve varlıkları ilah kabul etmelidir. Bu her varlık için böyledir.

Üstadımız meseleyi şöyle bağlıyor:

Ve aynı zamanda, şu batıl hükümle her bir zerreye ve her bir sebebe bir ulûhiyet-i mutlakayı isnat etmekle sayısız şerikleri ispat etmek mecburiyeti hasıl olur. (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)

(Ulûhiyet-i mutlaka: Kayıtsız şartsız bir ilahlık / Şerik: Ortak)

Evet, Allah’ı inkâr eden, varlıklar adedince batıl ilahları kabul etmek zorunda kalır. Her bir atoma, her bir sebebe Allah’ın isim ve sıfatlarını vermekle onu ilah kabul etmiş olur. Çünkü bu sıfatlara sahip olana ilah denir. Bu kabulle de Allah’a sayısız ortaklar isnat etmiş olur. Bu durumda kaziyesini ispat etmeli ve bunların Allah’ın ortağı olduğunu kanıtlamalıdır.

Tek bir Allah’ı kabul edemedi, Allah’ı inkâr etti; eşya adedince ilahları kabul etmek zorunda kaldı. Bir de ispat etme mecburiyeti hasıl oldu. İşte küfrün içindeki garabet!

Metinde geçen “Vacibu’l-vücud” kavramını da izah edelim ve dersimizi öyle tamamlayalım:

Yokluğu da bir vücut mertebesi kabul ettiğimizde vücut mertebeleri üçe ayrılır:

1. Vacibu’l-vücud: Varlığı lazım ve vacip olan.

2. Mümkünü’l-vücud: Varlığı ve yokluğu eşit olan.

3. Mümteni: Varlığı imkansız olan.

Bir kitabı düşündüğümüzde, bu kitabın kendisi mümkünü’l-vücuttur. Varlığı ve yokluğu müsavidir. Var olabilmesi için bir irade sahibinin tercihine ihtiyacı vardır. Bir kâtip varlığını yokluğuna tercih ettiğinde var olur, onu yırttığında yok olur.

Kitabın varlık mertebesi mümkünü’l-vücud iken, kâtibinin varlık mertebesi -mecazi anlamda- vacibu’l-vücuttur. Kâtip olmadan kitabın varlığı izah edilemez.

Mümteni ise kitabın kâtipsiz olmasıdır.

Bir misalle daha meseleyi pekiştirelim:

Bir masayı düşünsek, masanın varlığı mümkünü’l-vücuttur. Ustasının varlığı -mecazi anlamda- vacibu’l-vücuttur. Masanın ustasız olması ise mümtenidir.

Şu kâinatı esas aldığımızda, kâinatın ve içindeki her bir eşyanın vücud mertebesi mümkünü’l-vücuttur. Olabilirdi veya olmayabilirdi, olması tercih edildi ve oldu. Varlığı için başka bir sebebe muhtaç. Kendi kendine var olamıyor. Bu sebeple kâinat mümkünü’l-vücuttur.

Her mümkünü’l-vücud bir vacibu’l-vücudu iktiza eder. İşte Allah vacibu’l-vücuttur. Kâinatın varlığını yokluğuna tercih etmiş ve içindeki eşyayla birlikte âlemi halk etmiştir.

Şu âlemin yaratıcısının olmaması ise mümtenidir.

Nihayetsiz kudret, her şeyi kuşatan bir ilim, kayıtsız irade gibi sıfatlar sadece vacibu’l-vücud olan Allah’ta bulunur. Mümkünü’l-vücud olan eşyada bulunmaz. Eğer Allah inkâr edilirse, vacibu’l-vücud olan Allah’a mahsus isim ve sıfatlar mümkünü’l-vücud olan varlıklara verilmek zorunda kalınır. Bu ise batıl bir hükümdür.

Dersleri kısa yapmaya çalışıyoruz ancak bazen bu derste olduğu gibi kesecek yer bulamıyorum. Derste geçen bir meseleyi de bir sonraki derse taşımak istemiyorum. Bu sebeple dersimiz biraz uzadı.

Bu dersimizde şu bölümü anlamaya çalıştık:

Buna binaen, şeffaf şeylerde görünen o timsaller şemsin timsali olup, şemsten o şeffaf şeylere in’ikas etmiş olduklarına hükmedilmediği takdirde, o sayısız katrelerde ve zerrelerde, her birisinde hakiki bir şemsin maddesiyle mevcut bulunduğuna hükmetmek lazım gelir.

Kezalik, Şems-i Ezelî’nin şualar menzilesinde olan tecelli-i esmasının nokta-i merkeziyesi olan hayat Şems-i Ezelî’ye isnad edilmediği takdirde; bir sineğe, bir çiçeğe varıncaya kadar her bir zihayatta nihayetsiz bir kudret, muhit bir ilim, mutlak bir irade gibi, Vacibü’l-Vücud’dan maada hiçbir şeyde vücudu mümkün olmayan sair sıfatların mevcut olmasına cahilane, ahmakâne, gülünç bir batıl hüküm lazım gelir. Ve aynı zamanda, şu batıl hükümle her bir zerreye ve her bir sebebe bir ulûhiyet-i mutlakayı isnat etmekle sayısız şerikleri ispat etmek mecburiyeti hasıl olur. (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin