a
Ana SayfaFatiha Suresi24. Mâliki yevmi’d-din: Mâkabliyle şu sıfatın nazmını iktiza eden sebep…

24. Mâliki yevmi’d-din: Mâkabliyle şu sıfatın nazmını iktiza eden sebep…

İşârâtü’l-İ’caz mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ : Mâkabliyle şu sıfatın nazmını iktiza eden sebep şudur ki şu sıfat, rahmeti ifade eden mâkabline neticedir. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Mâkabli: Öncesi)

مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ  “Din gününün sahibi” ifadesi mâkabli olan  اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِييمِ  ifadesinin neticesidir. Çünkü Allah’ın rahmaniyeti ve rahîmiyeti  ahiretin vücudunu iktiza eder. Eğer ahiret gelmezse Rahman ve Rahim isimleri zıtlarına inkılap eder. Bu hakikati Üstadımız şöyle beyan ediyor:

Zira kıyamet ile saadet-i ebediyenin geleceğine en büyük delil rahmettir. Evet, rahmetin rahmet olması ve nimetin nimet olması ancak ve ancak haşir ve saadet-i ebediyeye bağlıdır. Evet, saadet-i ebediye olmasa en büyük nimetlerden sayılan aklın, insanın kafasında yılan vazifesini görmekten başka bir işi kalmaz. Kezalik, en latif nimetlerden sayılan şefkat ve muhabbet, ebedî bir ayrılık düşüncesiyle, en büyük elemler sırasına geçerler. (İşârâtü’l-İ’caz)

Metnin mütalasına şu soruyla başlayalım:

— Nihayetsiz bir merhamet ve hadsiz bir şefkat neyi ister ve neyi iktiza eder?

El-Cevap: Nihayetsiz bir merhamet ve şefkat, kendine layık bir tarzda ihsan etmek ve merhamet etmek ister.

Hâlbuki şu fâni dünyaya ve bu kısa ömre, bu rahmet ve şefkatin, denizden bir damla gibi, milyonlar cüzünden ancak bir cüzü yerleşir ve tecelli eder. Bu dünya o hadsiz merhamete mahal olabilecek bir yer değildir. İşte bu hâl de ispat eder ki: O merhamete layık ve o şefkate şayeste bir saadet diyarı olmalıdır ve vardır.

Bunu inkâr edebilmek için, gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücudunu inkâr etmek gibi, göz ile görünen şu rahmetin vücudunu inkâr etmek lazım gelir. Çünkü eğer ahiret gelmezse, şu göz önündeki rahmet ve şefkatin hiç bir manası kalmaz. Manası kalmadığı gibi zıddına inkılap eder.

Mesela akıl rahmetin bir hediyesidir. Eğer ahiret gelmeyecek olursa akıl hediye değil, insanın başına bir bela olur. Geçmişin hüzünlerini ve geleceğin korkularını şimdiki zamanda toplar ve sahibini âdeta bir yılan gibi sokar.

Yine insanın kalbindeki merhamet ve şefkat duygusu bir hediyedir. Eğer ahiret gelmez ve ölüm son olursa, bu duygu da hediye olmaktan çıkar ve insanın başına bir bela olur. Her vakit sevdiklerini kaybeden ve onları hiçliğe gömen bir insanı şefkat duygusu nasıl yakar, herhâlde tarife ihtiyaç yoktur.

Bunlar gibi, bütün nimetler -eğer ahiret gelmezse- azaba ve eleme döner.

Demek, bu dünyada gözüken rahmet ve şefkatin, zıddına inkılap etmemesi için ahiretin gelmesi gerekmektedir. Elbette bu rahmetin sahibi olan Zat-ı Zülcemal, rahmetini ve şefkatini zıtlarına inkılap ettirmeyecek ve bir çiçeği yaratmak kadar kendisine kolay olan cenneti yaratacaktır.

Ayrıca şimdi şunu hayal edin:

Bir biçare yüksekçe bir dağdan yuvarlanmış ve tam uçuruma düşecek iken dağın ortasındaki bir ağaca tutunmuş…

Şimdi, biz ona bir ip uzatsak ve onu yukarıya doğru çeksek… Ve tam kurtulacak iken birden ipi bırakarak onu uçuruma düşmeye mahkûm etsek,

— Acaba bu kişiye o ana kadar yaptığımız şefkatli muamelenin bir önemi kalır mı?

— O şefkat istihza ve alaya dönmez mi?

— Hem onu kurtarmaya bizi teşvik eden şefkat hissi, hiç ipi bırakmamıza müsaade eder mi?

İşte bu misal gibi, bizler de Allahu Teâlâ’nın kudret ipine tutunarak yokluktan varlığa çıktık ve yokluk âlemlerine düşmekten kurtulduk. Evet, Allahu Teâlâ bize bu vücudu verdi ve bizi bu âleme çıkardı. Bu âlemde de türlü türlü ihsanına bizleri mazhar etti. Eğer ahiret gelmez ve biz ölüm ile yokluğa gidersek, bu, misaldeki ipin tekrar bırakılması hükmünde olur. Bu durumda da Allah’ın nimeti nikmete, şefkati zahmete, muhabbeti musibete, lezzeti eleme ve rahmeti zıddına kalb eder.

— İdama mahkûm ettiğimiz bir insanın hücresine her türlü yiyeceklerle dolu bir masa göndersek, bu ona bir iyilik ve ikram olur mu?

Elbette olmaz!

— Eğer ahiret gelmezse o mahkûmdan ne farkımız olur?

— Hem Allahu Teâlâ şefkat ve merhametini inkâr ettirecek bu olaya hiç müsaade eder mi?

Hâşâ ve kellâ!

Yine şu misalin dürbünüyle merhametin ahireti iktizasına bakabiliriz:

Denizde boğulmakta olan birisini görsek… Herhâlde biraz merhametimiz varsa ve yüzmeyi de biliyorsak hemen denize atlar ve onu kurtarırız.

Şimdi sorumuz şu:

— Acaba bu kişiyi binler zahmet ile kurtardıktan sonra onu darağacında asar mıyız? Ya da ateşe atıp yakar mıyız?

Elbette hayır! Zira merhametimiz buna müsaade etmez. Eğer etseydi zaten onu denizden kurtarmaz ve oracıkta ölüme terk ederdik.

İşte onu denizden kurtarmamız bizdeki merhameti, bizde ki merhamet de onu asla öldürmeyeceğimizi ispat eder.

Aynen bunu gibi, Cenab-ı Hak da bizi yokluk denizinden kurtararak bu âleme getirdi. Bu âlemde de bizi rahmetiyle bir çocuk gibi besledi.

— Acaba hiç mümkün müdür ki bu rahmetin sahibi olan Allahu Teâlâ insanı diriltmemek üzere öldürsün ve ona rahmetini inkâr ettirsin?

Hâşâ ve kella! Zira -hâşâ- eğer diriltmemek üzere bizleri öldürecek kadar merhametsiz olsaydı zaten bizi yokluktan varlığa çıkarmaz ve bizi böyle nâzeninâne bir bebek gibi beslemezdi.

Bu dersimizde şu bölümün mütalaasını yaptık:

مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ : Mâkabliyle şu sıfatın nazmını iktiza eden sebep şudur ki şu sıfat, rahmeti ifade eden mâkabline neticedir. Zira kıyamet ile saadet-i ebediyenin geleceğine en büyük delil rahmettir. Evet, rahmetin rahmet olması ve nimetin nimet olması ancak ve ancak haşir ve saadet-i ebediyeye bağlıdır. Evet, saadet-i ebediye olmasa en büyük nimetlerden sayılan aklın, insanın kafasında yılan vazifesini görmekten başka bir işi kalmaz. Kezalik, en latif nimetlerden sayılan şefkat ve muhabbet, ebedî bir ayrılık düşüncesiyle, en büyük elemler sırasına geçerler. (İşârâtü’l-İ’caz)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin