a
Ana SayfaFatiha Suresi28. “İyyâke na’bud” zamirinde iki nükte vardır. Birincisi: Mâkablinde zikredilen sıfat-ı kemaliyenin…

28. “İyyâke na’bud” zamirinde iki nükte vardır. Birincisi: Mâkablinde zikredilen sıfat-ı kemaliyenin…

İşârâtü’l-İ’caz mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

اِيَّاكَ نَعْبُدُ : ك  zamirinde iki nükte vardır:

Birincisi: Mâkablinde zikredilen sıfat-ı kemaliyenin  كَ  zamirinde müstetir ve mutazammın olduğuna işarettir. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Mâkabli: Öncesi / Müstetir: Gizli, saklı / Mutazammın: İçine alan)

اِيَّاكَ  lafzı “sana, seni” manasında munfasıl (fiilden ayrı yazılan) zamirdir. “Sana, seni” manasını veren de zamirdeki  ك  harfidir. Üstadımız bu harfte iki nükte olduğunu beyan etti. Şimdi, metni cümle cümle mütalaa edelim.

Zamirin mâkablinde zikredilen sıfat-ı kemaliye:

Zamirin öncesinde Allahu Teâlâ’nın bir kısım sıfat-ı kemaliyesi zikredildi. Bunlar:

–  رَبِّ الْعَالَمِينَ  Allah’ın âlemlerin Rabbi olması,

–  الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ  Rahman ve Rahim olması,

–  مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ  Din gününün sahibi olmasıdır.

Bu sıfat-ı kemaliye  ك  zamirinde müstetir ve mutazammındır. Yani  ك  zamiri bu sıfat-ı kemaliyeyi içine almış ve saklamıştır. Üstadımız bunun sebebini şöyle izah ediyor:

Çünkü o sıfatların birer birer ta’dadından hasıl olan büyük bir şevk ile gaybetten hitaba yani ism-i zahirden şu  ك  zamirine iltifat ve intikal olmuştur. Demek,  ك  zamirinin mercii, geçen sıfat-ı kemaliye ile mevsuf olan zattır. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Ta’dad: Saymak / Gaybet: Başka yerde bulunmak, hazırda olmamak / Merci: Dönülecek yer)

Fatiha suresine gaibâne bir hitapla başlanır. Kişi önce gaibâne olarak Allah’ı över ve der ki:

– Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

– Rahman ve Rahim olan,

– Din gününün sahibi olan.

Bu gaibâne hitabın neticesinde, Allah’a mahsus sıfatların birer birer ta’dadından hasıl olan büyük bir şevkle:

Allah’ı övmekte, O’nu sıfat-ı kemaliyesi ile tavsif etmekte ve isim ve sıfatlarını zikrederek tesbih etmekte büyük bir lezzet, şevk ve cezb vardır. Bu sırdandır ki Cevşen’i okuyan kişi -manaya müteveccih olarak okursa- kendinden geçer, büyük bir zevk ve lezzet hisseder.

Fatiha suresinin başı da böyledir. Fatiha’nın başını okuyan kişi, sıfat-ı kemaliyeyi sayarak Allah’a hamd eder, gaibâne O’nu hamd ile tesbih eder, O’nun sıfat-ı kemaliyeyle tavsif eder.  Bu hamdin, zikrin ve tavsifin neticesinde de büyük bir şevk ve cezb hasıl olur. Bu şevk ve cezbin bir neticesi olarak da gaybetten hitaba yani ism-i zahirden şu  ك  zamirine iltifat ve intikal olmuştur.

Yani önce Allahu Teâlâ ile gaibâne konuşulurken, sıfat-ı kemaliyesi sayılarak gaibâne hamd edilirken, sonra hitap makamına geçilmekte ve ism-i zahir olan “Allah” lafzı yerine, “sana, seni” manasında olan  ك  zamirine intikal edilmektedir. Bu, gaybtan hitaba geçiştir; gaibâne hitaptan, muhâtabâne hitaba intikaldir; “Allah” demeye bedel, “sen” demektir.

Bu durumda,  ك  zamirinin mercii, geçen sıfat-ı kemaliye ile mevsuf olan zattır. Zira zamirler ismin yerini tutan ve kendilerinden önce geçen isme işaret eden kelimelerdir. Zaten bir zamirin kullanılabilmesi için kendinden önce bir ismin geçmesi gerekir. Bu durumda da  ك  zamiri ile işaret edilen zat, öncesinde geçen sıfat-ı kemaliye ile mevsuf olan zattır yani Allah’tır.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

İkincisi: Elfaz okunurken manalarını düşünmek, belagat mezhebinde vacib olduğuna işarettir. Çünkü manalar düşünülürse nazil olduğu gibi okunur ve o okuyuş, tabiatıyla, zevkiyle hitaba incirar eder. Hatta  اِيَّاكَ نَعْبُدُ  yu okuyan adam, sanki  اُعْبُدْ رَبَّكَ كَاَنَّكَ تَرَاهُ  cümlesindeki emre imtisalen okuyor gibi olur. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Elfaz: Lafızlar / İncirar: Sonuçlanma / İmtisalen: Uyarak)

(Arapça mana: Rabbine sanki O’nu görüyormuş gibi ibadet et.)

Kur’an’ı okuyan manasını düşünerek okumalıdır. Bu, belagat mezhebinde vaciptir. Bu meseleyi çok uzun zamandır hafızlık kurslarına anlatıyorum. Kur’an’ı lafzına mahkûm etmenin büyük bir vebal olduğunu; Kur’an’ın, lafzı için değil, manası için nazil olduğunu; hafızların önce Kur’an’ı anlaması, sonra ezberlemesi gerektiğini söylüyorum. Kimseye hatta en yakın dostlarıma dahi dinletemedim. Hatta Risale-i Nur merkezli Kur’an kurslarına dahi sıkça anlattım; müdürlerine “Kur’an sizden davacı olacak.” dedim. Lakin kimseye sözümü dinletemedim, derdimi anlatamadım. Her neyse, bu hamur çok su götürür…

Üstadımız diyor ki: Çünkü manalar düşünülürse nazil olduğu gibi okunur.

İşte Kur’an’ı huşu ile okumanın sırrı… Kim Kur’an’ı manasını düşünerek okursa, nazil olduğu taravette okur. Bu fakir Kur’an’ı şöyle okuyor:

Mesela Kehf suresini okurken hayalen o zamana gidiyor. Zalim sultanın sarayının bir köşesinde oturup olanları seyrediyor. Sonra onlar mağaraya doğru koşarken o da onların peşinde koşuyor. Mağaradaki konuşmalarına, uykuya dalmalarına şahit oluyor. Uyandıklarında başlarında oluyor, konuşmalarını dinliyor… Fakir Kur’an’ı okumuyor, seyrediyor.

Yine Hz. Musa’nın kıssasını okurken o zamana gidiyor. Sihirbazların asalarını attığını, asaların yılan olduğunu; sonra Hz. Musa’nın, asasını atıp, asanın bütün yılanları yediğini hakla’l-yakin görüyor. Sanki Kur’an’ın ayetleri fakire bir zaman tüneli açıyor; onu alıp o zamana götürüyor.

Yine cennete veya cehenneme dair bir bölümü okuyacak olsa, oraya gidiyor, okuduklarımı seyrediyor ve hakeza…

Bu konuda daha anlatılacak çok şey var ancak bu kadarla iktifa edelim. Ben Üstadımızın, “Çünkü manalar düşünülürse nazil olduğu gibi okunur.” cümlesini tam manasıyla hissediyorum; manayı anlamadan okuyanlara da üzülüyorum. Evet, mana anlaşılmadan da okunsa sevaptır, ancak bu büyük bir zarardır.

Tekrar metne dönelim. Üstadımız dedi ki: O okuyuş, tabiatıyla, zevkiyle hitaba incirar eder.

Yani Kur’an’ı manasını tefekkür ederek okuyan kişi, ayetlerin manasını düşüne düşüne şevke ve zevke gelir. Sonra da ister ki direk Allah’a seslensin, O’nunla konuşsun; derdini, arzusunu O’na anlatsın. İşte mana tefekkür edilerek yapılan okumanın tabiatı ve zevki, kişiyi böyle hitap makamına çıkarır.

Allah ile konuşmanın zevki ise tarif edilemez. Hatta duada bile bu hitap doyumsuzdur. Dilerseniz duadan bir örnek verelim:

اللهم انت تسمع كلامي  Allah’ın sen konuşmamı işitiyorsun.  وترى مكاني  Yerimi görüyorsun.  وتعلم سري وعلانيتي  Açıkladığımı ve gizlediğimi biliyorsun.  لا يخفى عليك شيء من أمري  İşlerimden hiçbir şey sana gizlenemez.  وأنا عبدك البائس الفقير  Ben senin biçare ve fakir kulunum…

— Şu dünyada, böyle muhâtabâne bir hitaptan daha zevkli ne vardır ki?

İşte Kur’an’ı manasını tefekkür ede eden okuyan kişi her daim bu zevki alır ve bu lezzeti hisseder. Üstadımızın ifadesiyle:

Hatta  اِيَّاكَ نَعْبُدُ  yu okuyan adam, sanki  اُعْبُدْ رَبَّكَ كَاَنَّكَ تَرَاهُ  cümlesindeki emre imtisalen okuyor gibi olur.

Yani manayı düşünen, kendini Allah’ın huzurunda hisseder. Allah’ın emrine doğrudan muhatap olup, doğrudan O’nunla konuşur. Bu hâlin bir neticesi olarak da sanki Allah’ı görüyormuş gibi ibadet eder;  اُعْبُدْ رَبَّكَ كَاَنَّكَ تَرَاهُ  “Rabbine sanki O’nu görüyormuş gibi ibadet et.” sırrına mazhar olur. Allah olanlardan eylesin. Âmin.

Bu dersimizde şu bölümün mütalaasını yaptık:

اِيَّاكَ نَعْبُدُ : ك  zamirinde iki nükte vardır:

Birincisi: Mâkablinde zikredilen sıfat-ı kemaliyenin  ك  zamirinde müstetir ve mutazammın olduğuna işarettir. Çünkü o sıfatların birer birer ta’dadından hasıl olan büyük bir şevk ile gaybetten hitaba yani ism-i zahirden şu  ك  zamirine iltifat ve intikal olmuştur. Demek,  ك  zamirinin mercii, geçen sıfat-ı kemaliye ile mevsuf olan zattır.

İkincisi: Elfaz okunurken manalarını düşünmek, belagat mezhebinde vacib olduğuna işarettir. Çünkü manalar düşünülürse nazil olduğu gibi okunur ve o okuyuş, tabiatıyla, zevkiyle hitaba incirar eder. Hatta  اِيَّاكَ نَعْبُدُ  yu okuyan adam, sanki  اُعْبُدْ رَبَّكَ كَاَنَّكَ تَرَاهُ  cümlesindeki emre imtisalen okuyor gibi olur. (İşârâtü’l-İ’caz)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin