a
Ana SayfaKatre28. Hem şirketi kabul etmeyen vücub hakkında, gayr-ı mütenahi şeriklerin farzı lazımdır.

28. Hem şirketi kabul etmeyen vücub hakkında, gayr-ı mütenahi şeriklerin farzı lazımdır.

Katre mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Hem şirketi kabul etmeyen vücub hakkında, gayr-ı mütenahi şeriklerin farzı lazımdır. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

(Vücub: Vacib ve lazım olmak / Gayr-ı mütenahi: Sonsuz, sınırsız)

“Vücub hakkında” demek, “Varlığı vacip olan Allah” hakkında demektir. Allah’ın varlığı şirketi ve ortağı reddeder. Hatta Allahu Teâlâ kendisine şirk koşulmasını en büyük günah sayar. Bu mana Kur’an’da şöyle geçmektedir:

اِنَّ اللَّهَ لاَ يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا   Şüphesiz Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındakileri dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa büyük bir günahla iftira etmiş olur. (Nisa 48)

Mezkûr ayet de ifade ediyor ki Allahu Teâlâ şirketi kabul etmez. Allah’ın ne zatında ne de fiillerinde ortağı vardır. Hâl böyleyken, eğer Allah inkâr edilirse gayr-ı mütenahi şeriklerin farzı lazımdır. Çünkü bu durumda her bir zerreye uluhiyet sıfatlarını vermek iktiza eder. Bu da her bir zerrenin Allah’ın şeriki olması neticesini verir. Bu ise muhaldir.

Cenab-ı Hak inkâr edildiğinde zerrelere uluhiyet sıfatlarını vermenin gereğine şu misalle bakabiliriz:

Güneş denizlerdeki her bir damlayı ve her bir şeffaf eşyayı ışığıyla aydınlatır. Bu cihetle, her bir şeffaf eşyada güneşin bir parıltısı bulunur.

Şimdi birisi, “Güneş yoktur.” dese ve güneşi inkâr etse, ona denilir ki:

— Peki, bu şeffaf eşyada gözüken parıltılar nereden geliyor? Ortada bir parıltı var, ışık var. Bunun bir sahibi olmalı. Ya bir yerden gelmeli veya şeffaf eşyanın bizzat kendisine ait olmalı.

Eğer güneş inkâr edilirse, her bir şeffaf şeyin içinde hakiki bir güneşin var olduğu kabul edilmek zorunda kalınır. Çünkü ortada gözün gördüğü parıltı var. Bu parıltı ya güneşindir ya da şeffaf eşyanın kendisinindir. Eğer kendisininse o zaman içinde bir güneş vardır hatta kendisi bir güneştir. Zira böyle yedi renge sahip olabilmek için güneş gibi bir cisim olmak gerekir.

Bir daha vurgulayalım. Yol ikidir:

– Ya gökteki güneş kabul edilip bütün şeffaf eşyadaki parıltıların ona ait olduğu ve ondan geldiği kabul edilecek.

– Ya da “Her bir şeffaf eşyanın içinde hakiki bir güneş vardır.” denilecek.

Parıltıların varlığı ancak bu iki şekilden biriyle izah edilebilir.

Aynen bunun gibi, Şems-i Ezel ve Ebed olan Allahu Teâlâ da isimlerinin ve sıfatlarının şuaıyla şu âlemi ve eşyayı aydınlatmıştır. Her bir varlık esmâ-i İlahiyenin cilvelerine ayna olmuş ve o isimlerin tecellisine mazhar olmuştur.

Eğer Allahu Teâlâ inkâr edilirse, Allah’a ait isim ve sıfatlar eşyaya hatta her bir zerreye verilmek zorundadır. Çünkü ortada isim ve sıfatların tecellisi var. İsimler müsemmasız, sıfatlar mevsufsuz olamaz. Yani bir isim varsa, o ismi taşıyan bir fert olmak zorundadır. Bir sıfat varsa, o sıfatın sahibi olmalıdır. İsimler ve sıfatlar sahipsiz olamaz.

Her bir varlık üzerinde Allah’ın isim ve sıfatları gözükmektedir. Allah inkâr edilse de bu isim ve sıfatlar inkâr edilemez, çünkü bunları göz görmektedir. Allah’ın inkâr edilmesi durumunda bu isim ve sıfatların varlıklara verilmesi gerekir. Zira ortada isimler ve sıfatlar var. Bunların sahibi Allah değilse kimdir? Ya varlığın kendisidir, ya tabiattır, ya da sebeplerdir. İlla bir sahibi olmalı.

Bu meseleyi daha önce şu misal üzerinden anlatmıştık:

Bir kağıda A harfi yazıldığını farz edelim. Bu A harfi birçok isim ve sıfatı kendisinde göstermekte, kâtibinin bu isim ve sıfatlara sahip olduğunu ispat etmektedir.

– Mesela bu A harfi yoktu, var oldu. Varlığı yokluğuna tercih edildi. Varlığının yokluğuna tercihi ancak irade sahibi bir kâtibin tercihiyle olabilir. İradesi olmayan, A harfinin varlığını yokluğuna tercih edemez. İşte bu durum, kâtibinin irade sahibi olduğunu göstermektedir.

– İrade sahibi olabilmek için ilk önce hayat sahibi olmak gerekir. Hayatı olmayanın iradesi olmaz. İşte A harfi varlığıyla kâtibinin hayat sahibi olduğunu göstermektedir.

– Yine bu A harfi manalı bir harftir, alelade bir çizgi değildir. Demek, onu yazan harfleri tanıyor, biliyor. Bu da ispat eder ki A harfinin kâtibinin bir ilmi vardır.

– Sadece ilim sahibi olmak da yetmez. Kudret sahibi de olmalıdır. Eğer kâtibinin hayatı olsa, iradesi olsa, ilmi olup A harfini yazmayı da bilse ama kâtibi felçli olsa, elini oynatamasa yani kudreti olmasa A harfini yazamazdı. İşte A harfi varlığıyla kâtibinin kudret sahibi olduğunu göstermektedir.

İşte bunlar gibi daha bir çok sıfatla A harfi kâtibini gösterir, onu tarif eder ve lisan-ı hâliyle der ki:

— Bu sıfatlara sahip olamayan bana kâtip olamaz.

Şimdi biri çıksa ve: “Bu A harfinin kâtibi yoktur. A harfi kendi kendine oldu.” dese, bu durumda, A harfinde gözüken isim ve sıfatları harfin kendisine vermek zorundadır. Çünkü ortada isim ve sıfatlar vardır ve bu isim ve sıfatlara sahip olunmadan A harfine sahip olunamaz. Bu isim ve sıfatlar muhakkak birisine verilmelidir. Eğer A harfinin kendi kendini yazdığı kabul edilirse, bu harfin irade sahibi, hayat sahibi; ilim, kudret ve hikmet sahibi olduğu ve diğer isim ve sıfatları taşıdığı kabul edilmek zorunda kalınır. Yani kâtibinde olan bütün sıfatlar A harfinin kendisine verilir.

Eğer “A harfini kalemin kendisi yazmış.” denilirse, bu durumda da mezkûr sıfatlar kaleme verilmek zorundadır.

— Gördünüz mü kâtibi kabul etmeyen neyi kabul etmek zorunda kalıyor?

Aynen bunun gibi, şu âlemdeki her bir varlık A harfi gibi bir harf hükmündedir ve kudret kalemiyle yazılmış İlahî bir kelimedir. Üzerlerinde Allah’ın binbir ismi ve sıfatları yazılmıştır. Eğer Allah inkâr edilirse, bu isim ve sıfatlar varlıklara, tabiata veya sebeplere verilmek zorundadır. Bu durumda da nihayetsiz ilahları kabul etme mecburiyeti ortaya çıkar. Çünkü bu sıfatları taşıyana ilah denir. Kim taşıyorsa ilah odur. Biz, “Allah taşıyor, bizim İlahımız odur.” diyoruz. Birisi “Allah yok.” derse, bu isim ve sıfatları varlıklara vermeli ve varlıkları ilah kabul etmelidir.

Neticede, Allah’ı inkâr eden, varlıklar adedince batıl ilahları kabul etmek zorunda kalır. Her bir atoma, her bir sebebe Allah’ın isim ve sıfatlarını vermekle onu ilah kabul etmiş olur. Bu kabulle de Allah’a sayısız ortaklar isnat etmiş olur.

Tek bir Allah’ı kabul edemedi, Allah’ı inkâr etti; zerrat adedince ilahları kabul etmek zorunda kaldı. İşte küfrün içindeki garabet!

Bu dersimizde şu cümlenin mütalaasını yaptık:

Hem şirketi kabul etmeyen vücub hakkında, gayr-ı mütenahi şeriklerin farzı lazımdır. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin