a
Ana SayfaLâsiyyemalar31. Evet, Hâlık-ı Vahid kabul edilmediği takdirde, kâinatın zerrat ve mürekkebatı adedince…

31. Evet, Hâlık-ı Vahid kabul edilmediği takdirde, kâinatın zerrat ve mürekkebatı adedince…

Lâsiyyemalar mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Evet, Hâlık-ı Vahid kabul edilmediği takdirde, kâinatın zerrat ve mürekkebatı adedince sonsuz ilahların kabulüne mecburiyet hasıl olur. (Mesnevi-i Nuriye, Lâsiyyemalar)

(Hâlık-ı Vahid: Tek bir yaratıcı)

Bu hakikati şu misalle anlamaya çalışalım:

Bir kağıda A harfi yazıldığını farz edelim. Bu A harfi birçok isim ve sıfatı kendisinde göstermekte, kâtibinin bu isim ve sıfatlara sahip olduğunu ispat etmektedir.

– Mesela bu A harfi yoktu, var oldu. Varlığı yokluğuna tercih edildi. Varlığının yokluğuna tercihi ancak irade sahibi bir kâtibin tercihiyle olabilir. İradesi olmayan, A harfinin varlığını yokluğuna tercih edemez. İşte bu durum, kâtibinin irade sahibi olduğunu göstermektedir.

– İrade sahibi olabilmek için ilk önce hayat sahibi olmak gerekir. Hayatı olmayanın iradesi olmaz. İşte A harfi varlığıyla kâtibinin hayat sahibi olduğunu göstermektedir.

– Yine bu A harfi manalı bir harftir, alelade bir çizgi değildir. Demek, onu yazan harfleri tanıyor, biliyor. Bu da ispat eder ki A harfinin kâtibinin bir ilmi vardır.

– Sadece ilim sahibi olmak da yetmez. Kudret sahibi de olmalıdır. Eğer kâtibinin hayatı olsa, iradesi olsa, ilmi olup A harfini yazmayı da bilse ama kâtibi felçli olsa, elini oynatamasa yani kudreti olmasa A harfini yazamazdı. İşte A harfi varlığıyla kâtibinin kudret sahibi olduğunu göstermektedir.

– Yine A harfi o kadar düzgün yazılmış ki bunu yazanın görmesi gerekir. Eğer kör olsaydı bu kadar düzgün yazamaz; A harfinin bir yeri uzun, diğer yeri kısa olurdu. Ama olmamış, tam bir intizam var. Demek, A harfinin kâtibi görme sahibidir.

– A harfi manalı bir harftir, gelişigüzel çizilmiş bir şey değildir. Demek, A harfinin kâtibi hikmet sahibidir. Bu harfi bir gayeye matuf yazmış. Bir gayeyi takip etmek ancak hikmet sahibi olmakla mümkündür.

İşte bunlar gibi daha bir çok sıfatla A harfi kâtibini gösterir, onu tarif eder ve lisan-ı hâliyle der ki:

— Bu sıfatlara sahip olamayan bana kâtip olamaz.

Şimdi biri çıksa ve: “Bu A harfinin kâtibi yoktur. A harfi kendi kendine oldu.” dese, bu durumda, A harfinde gözüken isim ve sıfatları harfin kendisine vermek zorundadır. Çünkü ortada isim ve sıfatlar vardır ve bu isim ve sıfatlara sahip olunmadan A harfine sahip olunamaz. Bu isim ve sıfatlar muhakkak birisine verilmelidir. Eğer A harfinin kendi kendini yazdığı kabul edilirse, bu harfin irade sahibi, hayat sahibi; ilim, kudret ve hikmet sahibi olduğu ve diğer isim ve sıfatları taşıdığı kabul edilmek zorunda kalınır. Yani kâtibinde olan bütün sıfatlar A harfinin kendisine verilir.

Eğer “A harfini kalemin kendisi yazmış.” denilirse, bu durumda da mezkûr sıfatlar kaleme verilmek zorundadır. Gördünüz mü kâtibi kabul etmeyen neyi kabul etmek zorunda kalıyor?

Aynen bunun gibi, şu âlemdeki her bir varlık A harfi gibi bir harf hükmündedir ve kudret kalemiyle yazılmış İlahî bir kelimedir. Üzerinde Allah’ın binbir ismi ve sıfatları yazılmıştır. Eğer Allah inkâr edilirse, bu isim ve sıfatlar varlıklara, tabiata veya sebeplere verilmek zorundadır. Bu durumda da nihayetsiz ilahları kabul etme mecburiyeti ortaya çıkar. Çünkü bu sıfatları taşıyana ilah denir. Kim taşıyorsa ilah odur. Biz, “Allah taşıyor, bizim İlahımız odur.” diyoruz. Birisi “Allah yok.” derse, bu isim ve sıfatları varlıklara vermeli ve varlıkları ilah kabul etmelidir. Bu durumda da kâinatın zerratı ve mürekkebatı adedince sonsuz ilahların kabulüne mecburiyet hasıl olur.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Ve aynı zamanda, her bir ilahın şu kâinatı halk etmeye kadir olması lazımdır. Çünkü zihayatın her bir cüz’îsi, zevilhayatın küllüne yani umumuna bir fihristedir. Cüz’îyi halk eden, külliyi de halk etmeye kadir olmalıdır. (Mesnevi-i Nuriye, Lâsiyyemalar)

(Zihayat: Hayat sahibi / Zevilhayat: Hayat sahipleri / Küll: Bütün)

Kâinatta ne varsa küçük bir numunesi zihayatta vardır. Şimdi, insan ile kâinatı kıyas ederek bu hakikati tefekkür edelim:

– Yeryüzünün dörtte üçü sudur. İnsan vücudunun da dörtte üçü sudur.

– Toprakta demir, bakır, çinko, fosfor gibi elementler var. Bedenimizde de bu elementlerin hepsi mevcut.

– Yeryüzünde dağlar, toprak var. Buna mukabil bizde kemikler ve et var.

– Yeryüzünde nehirler var. Buna mukabil bizde kılcal damarlar var.

– Yeryüzünde ormanlar var. Buna mukabil bizde saç ve kıllar var.

– Âlemde itme ve çekme kuvveti var. Bizde dâfia ve cazibe kuvveti var.

– Yeryüzünde kasırgalar, fırtınalar var. Bizde öfke var.

– Yeryüzünde bahar var, bizde neşe.

– Âlemde şeytan var, bizde nefis ve lümme-i şeytaniye.

– Âlemde melek var, bizde ilhamlar.

– Âlemde levh-i mahfuz var, bizde hafıza kuvveti.

– Âlemde Arş var, bizde kalp.

– Âlemde Kürsî var, bizde akıl.

– Âlemde misal âlemi var, bizde hayal kuvveti…

Bunlar ve daha birçok benzerlikler ispat eder ki: İnsan şu kâinatın küçük bir misalidir. İnsanı büyütsek kâinat olur, kâinatı küçültsek insan olur. Bundan da anlaşılır ki: İnsanı yaratabilmek için kâinatı yaratabilecek bir kudrete sahip olmak gerekir. Kâinatı yaratamayan insana sahiplik iddiasında bulunamaz.

Bu hakikat diğer hayat sahipleri için de geçerlidir. Çünkü her bir hayat sahibi bu kâinatın bir misal-i musaggarı yani küçültülmüş bir misalidir.

Şimdi de Zihayatın her bir cüz’îsi, zevilhayatın küllüne yani umumuna bir fihristedir.” cümlesini odak yaparak hakikati tefekkür edelim:

Hayat sahiplerinin en küçüğü -mesela bir bal arısı- bütün hayat sahiplerine bir fihristedir. Hayat sahiplerinde olan her şey bal arasının vücudunda da vardır.

– Mesela bütün canlılarda yüz vardır. Bal arısının da yüzü vardır.

– Canlılarda göz vardır. Bal arısının da gözü vardır.

– Canlılarda ağız vardır. Bal arısının da ağzı vardır.

– Canlılarda mide vardır. Bal arısının da midesi vardır.

– Bir kısım canlılarda kanat vardır, anten vardır; bunlar bal arısında da vardır.

Âdeta bal arısı canlı varlıklara bir fihriste olmuş, hayat sahiplerinde ne varsa aynısı bal arısında yazılmıştır.

Hani bir kitabın içindekiler bölümünü okur ve kitap hakkında bir bilgiye sahip olursunuz ya, aynen bunun gibi, hiç bir canlı varlık görmeyen bir insan bal arısını incelese ve sonra o kişiye, “Diğer canlılar hakkında konuş, bize onları anlat.” dense, eğer bal arısı fihristini iyi mütalaa etmişse yaratılan diğer canlı varlıkları bize tarif eder. Belki şekillerini çizemez ama hangi aza, cihaz ve duyguları olduğunu tahmin eder.

Biraz daha geniş fikri varsa sadece canlıları değil, âlemi bize tarif eder. Mesela der ki:

— Bu bal arısının bir ruhu var. Bu ruh ruhlar âleminden ona gelmiş olmalı. Demek, bu kâinatın bir yerinde âlem-i ervah var.

— Yine bu bal arısından bir hafıza var. Demek, daha büyük bir mikyasta her şeyin kaydedildiği bir levh-i mahfuz var. Bu hafıza levh-i mahfuzun küçük bir misalidir.

— Yine bu bal arısının vücudunda demir, çinko, bakır gibi elementler var. Demek, bu âlemde hem bunlar hem de daha başka elementler var…

İşte bunlar gibi kıyaslamalarla, iyi bir tefekkürü varsa ve bal arısı fihristini iyi okuyabiliyorsa birçok âlemin varlığını keşfeder. Ve sonunda da der ki:

— Bal arısını kim yazmışsa şu kitab-ı kâinatın bütün bablarını, sayfalarını, cümle ve kelimelerini de o yazmıştır. Çünkü kâinat kitabında ne varsa bal arısı ona bir fihriste olmuş. Kâinat başkasının, bal arısı başkasının olamaz!

Dersimizi burada tamamlayalım. Bu dersimizde şu bölümün mütalaasını yaptık:

Evet, Hâlık-ı Vahid kabul edilmediği takdirde, kâinatın zerrat ve mürekkebatı adedince sonsuz ilahların kabulüne mecburiyet hasıl olur. Ve aynı zamanda, her bir ilahın şu kâinatı halk etmeye kadir olması lazımdır. Çünkü zihayatın her bir cüz’îsi, zevilhayatın küllüne yani umumuna bir fihristedir. Cüz’îyi halk eden, külliyi de halk etmeye kadir olmalıdır. (Mesnevi-i Nuriye, Lâsiyyemalar)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin