a
Ana SayfaLâsiyyemalar38. Aziz arkadaş! İman-ı billâh ile ahiret imanı arasındaki telâzuma geldik. Hazır ol, dinle…

38. Aziz arkadaş! İman-ı billâh ile ahiret imanı arasındaki telâzuma geldik. Hazır ol, dinle…

Lâsiyyemalar mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Aziz arkadaş! İman-ı billâh ile ahiret imanı arasındaki telâzuma geldik. Hazır ol, dinle. (Mesnevi-i Nuriye, Lâsiyyemalar)

(Telâzum: Birbirini gerekli kılma)

Daha önceki derslerde uluhiyet ile kâinat arasındaki telâzumu ve yine uluhiyet ile risalet arasındaki telâzumu işlemiştik. Şimdi konumuz uluhiyet ile ahiret arasındaki telâzum.

Allah’a iman ahirete imanı iktiza etmektedir. Allah’a iman edip ahirete iman etmemek mümkün değildir. Bu dersle birlikte, bu hakikatin delillerini işleyeceğiz. Delillere geçmeden önce Üstad Hazretlerinin ispatta takip ettiği usulü bilmemiz gerekmektedir. Eğer usulü bilmezsek delili tam anlayamayız.

Ahiretin varlığı 10. Söz’de daha detaylı bir şekilde işlenmektedir. 10. Söz’ü dikkatlice mütalaa edenler Üstad Hazretlerinin bu meselede şöyle bir usul takip ettiğini görürler:

Ahiretin varlığı üç basamakta ispat edilmektedir:

Birinci basamakta göz önündeki bazı fiillerden ve hadiselerden bahsedilmektedir. Bu fiil ve hadiselerin inkârı mümkün değildir. Çünkü bunlar gözle görülmekte ve akılla bilinmektedir.

İkinci basamakta fiilden faile, isimden müsemmaya ve sıfattan mevsufa geçilmektedir. Mesela birazdan mütalaasını yapacağımız birinci delilde ilk önce kâinatta gözüken saltanattan bahsedeceğiz. Bu saltanatı göz görüyor ve bilim tasdik ediyor.

Daha sonra ikinci basamağa geçerek, “Bu saltanatın sultanı kimdir?” diyecek ve bu saltanatı delil yaparak Allah’ın varlığını ispat edeceğiz. Sadece ispatla da kalmayıp, saltanatın tecellisinden Allah’ın Sultan ismine ulaşacağız. Demek, bu ikinci basamak Allah’ın varlığını ispat edeceğimiz ve isimlerine ulaşacağımız basamak.

Üçüncü basmakta ise -ikinci basamakta varlığı ispat edilen- İlahî ismin ahireti iktiza ettiği gösterilecek. Demek, bu basamak ahiretin varlığının ispat edildiği basamaktır.

Buna göre, her bir delil âdeta üç zincir halkasından oluşmaktadır:

1. Kâinattaki tecelli.

2. Bu tecellide gözüken isim ve sıfatlar.

3. Bu isim ve sıfatların ahireti iktiza etmesi.

Bu halkalar birbirine geçmiş olup, tamamını koparamayan bir halkaya da ilişemez. Ya da başka bir ifadeyle: Bir halkayı koparabilmek için, tamamını parçalayabilmek gerekir. Mesele bir bütündür. Bütünü çürütemeyen, parçaya ilişemez; parçaya ilişebilmek için bütün çürütülmelidir.

Dolayısıyla diyebiliriz ki:

– Ahireti inkâr edebilmek için, ilk önce faili ve müsemmayı -yani Allah’ı- inkâr etmek lazım.

– Allah’ı inkâr edebilmek için de kâinatta gözüken fiilleri ve isimleri inkâr etmek lazım.

– Kâinatta gözüken fiilleri ve isimleri inkâr edebilmek için de bizzat kâinatın kendisini inkâr etmek lazım. Bu ise mümkün değildir.

Başka bir ifadeyle:

– Kâinatı inkâr edemeyen, göz önündeki fiilleri inkâr edemez.

– Fiili inkâr edemeyen, faili inkâr edemez.

– Faili inkâr edemeyen de o fiilde gözüken -faile ait- ismin ahireti iktizasını inkâr edemez.

Bu usulü çok iyi kavramalısınız. Ben tekrar başa dönmenizi ve bu bölümü bir daha okumanızı tavsiye ediyorum.

Üstadımız ahiretin ilk delilini şöyle beyan ediyor:

Bir sultan, itaat edenlere mükâfat ve isyan edenlere de mücazat etmezse saltanatı inhidama yüz çevirir. Ve keza, bir sultanın sağında lütuf ve merhamet ve solunda kahr ve terbiye lazımdır. Mükâfat, merhametin iktizasıdır. Terbiye de mücâzâtı ister. Mükâfat ve mücâzât menzilleri ahirettir. (Mesnevi-i Nuriye, Lâsiyyemalar)

(İnhidam: Yıkılma / Mücâzât: Ceza verme)

Üstadımız “Bir sultan” diyerek meseleyi önce temsil üzerinden izah ediyor. Aynı usul 10. Söz’de de takip edilmiş. Şöyle ki:

10. Söz’ün başında 12 Suret var. Bu 12 Suret’in her birinde, ahireti iktiza eden hakikatler bir beşer sultanı üzerinden izah ediliyor. Daha sonra 12 Hakikat’e geçiliyor. Bu Hakikatlerde, Suretlerde anlatılan hakikatler Allahu Teâlâ üzerinden anlatılıyor. Yani önce temsil üzerinde kalpler hakikate ısındırılıyor ve daha sonra Hakikatlere geçilerek ahiretin varlığı ispat ediliyor. Yani sanki şöyle denmek istiyor: Bir beşer sultanı dahi bu hususta böyle yaparsa, Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Allahu Teâlâ da elbette böyle yapar; bu da ahireti iktiza eder.

Aynı usul burada da takip edilmiş. Üstadımız “Bir sultan” diyerek, ahireti iktiza eden hakikatleri ilk önce beşerî bir sultan üzerinden anlatıyor. İleride ise aynı hakikatleri Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Allahu Teâlâ üzerinden anlatacak.

Bizler bu makamda mütalaamızı temsil üzerinden -yani beşerî sultan üzerinden- değil, hakikat üzerinden -yani Allahu Teâlâ üzerinden- yapacağız. İleride aynı hakikat karşımıza çıktığında burada yaptığımız mütalaayı tekrar ederiz.

Şunu da ifade edelim: Üstadımız temsilde beşer sultanından bahsettiği için direk üçüncü basamağı beyanla yetiniyor. Yani âlemdeki tecelliden ve bu tecellinin işaret ettiği ism-i İlahiden bahsetmiyor.

Bizler delili daha iyi anlayabilmek için hakikati üç basamakta mütalaa edeceğiz. Çünkü bizler temsildeki beşer sultanı üzerine değil, Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Allahu Teâlâ üzerine konuşacağız.

1. Basamak: Kâinatta gözüken saltanat

Şimdi, gözümüz önündeki şu kâinatta küçük bir gezinti yapalım ve bu âlemde hükmeden saltanatı görelim:

Bilinen yaklaşık 300 milyar galaksi -bu sadece büyük boyutlu galaksilerin sayısıdır- ve her galakside de yaklaşık 300 milyar yıldız vardır. Bu yıldızlar hem kendi etrafında dönmekte hem de bağlı oldukları sistemle birlikte belirli yörüngelerde dönmektedir.

Üstelik evrendeki hız kavramı -dünya ölçüleriyle karşılaştırıldığında- akıl almaz boyutlardadır. Milyonlarca ton ağırlığındaki yıldızlar, gezegenler ve galaksiler uzay içinde müthiş bir süratle hareket ederler.

Üzerinde yaşadığımız Dünya saatte 1670 km hızla kendi ekseni etrafında ve 108.000 km hızla da Güneş’in etrafında döner. Güneş Sistemi’nin galaksi merkezi etrafındaki dönüş sürati saatte 720.000 km iken, Samanyolu Galaksisi’nin uzaydaki hızı saatte 950.000 km’dir. Durmaksızın devam eden hareket öylesine yoğundur ki Dünya ve Güneş Sistemi her sene, bir önceki sene bulunduğu yerden 500 milyon kilometre uzakta bulunur.

— Acaba böyle intizamlı bir hareketin tesadüfen olması hiç mümkün müdür?

— Düz yoldaki bir arabanın intizamlı hareketi gibi basit bir intizamı dahi şoförün maharetine bağlamak zorunda olan insan, nasıl olur da kâinattaki şu intizamı tesadüfe ve sebeplere havale edebilir?

Kâinata başka bir cihetten baksak:

Kâinat öyle bir saraydır ki yıldızlar bu sarayın kandilleridir. Dünya ise bu sarayda sadece küçücük bir odadır. Güneş bu odanın lambası ve sobası; Ay ise gece lambasıdır.

Dünya’mızın lambası olan Güneş, Dünya’mızdan 1.300.000 defa daha büyüktür.

Bizim galaksimiz olan Samanyolu Galaksisi’nde ise iki yüz milyar ile üç yüz milyar arasında yıldız vardır.

— Her biri Güneş büyüklüğünde üç yüz milyar yıldızın kapladığı alanı hayal edebilir misiniz?

— Acaba bu kadar yıldızı birbirine çarptırmadan gezdiren kimdir?

Güneş’in merkez sıcaklığı 20 milyon santigrat derecedir. (Suyun 100 derecede kaynadığı malumdur.) Eğer Güneş’ten toplu iğne ucu kadar bir madde getirebilseydik, 160 km uzaklıktaki bir maddeyi yakabilirdi. Eğer bütün dünya odun ve kömür olsaydı, Güneş’in bir günlük ihtiyacını karşılayamazdı.

— Acaba Güneş sobasını söndürmeden yakan kimdir?

Güneş’in Dünya’ya uzaklığı 150 milyon km’dir. Samanyolu Galaksisi’nin çapı ise 100.000 ışık yılıdır. (Işığın saniyedeki hızı 300.000 km’dir.) Eğer saniyede 10.000 km hızla giden bir rokete binseydik, Samanyolu Galaksisi’nin bir yanından öbür yanına gitmek için 15 milyar 800 milyon yıla ihtiyacımız olurdu.

Bilim adamları 1400 adet kuyruklu yıldız tespit etmiştir. Bu sayılar her geçen gün artmaktadır. En kısasının kuyruk uzunluğu 300 milyon km’dir.

Şimdi dikkat edin! Size hayalin dahi tasavvurdan âciz kalacağı bir yıldızdan bahsedeceğiz:

Canis Majoris… Bu yıldız o kadar büyüktür ki içine tam bu kadar Dünya sığmaktadır: 7.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000

Telaffuzunu yapamadığımız bu kadar Dünya’yı içine koysak Canis Majoris Yıldızı ancak o zaman doluyor. Bu nasıl bir büyüklüktür!

Dilerseniz, biraz da Dünya’mıza bakalım:

Dünya’mızda 1.000.000 farklı tür vardır. Her bir türü bir tabura benzetirsek, dünya ordugâhında 1.000.000 tabur ve her bir taburun da hadsiz efradı vardır. Sadece sinek taburunda bir yaz mevsiminde yaratılan fertler, kıyamete kadar yaratılacak bütün insanlardan daha fazladır.

Evet, dünya öyle bir ordugâhtır ki her taburun milleti farklı, silahları farklı, elbiseleri farklı, talimatları farklı, suretleri farklı ve erzakları farklıdır.

Kâinatta ve dünyada hüküm süren saltanatı anlatmak için ne zaman yeter ne de söz. Bu kadarla iktifa edip ikinci basamağa geçelim:

2. Basamak: Bu saltanatın sultanı kimdir?

Şimdi sorumuz şu: Biliyoruz ki bir köy muhtarsız, bir şehir valisiz ve bir memleket sultansız olmaz ve olamaz.

— Acaba hiç mümkün müdür ki şu kâinatta gözüken muhteşem saltanat sultansız ve meliksiz olsun?

Nasıl ki muhteşem bir saray görsek, o sarayın sultansız ve sahipsiz olması mümkün değildir. Biz sultanı görmesek de o saray, varlığı ve ihtişamı ile sultanın varlığına ve ihtişamına delalet eder.

Aynen bunun gibi, bu kâinat sarayı dahi maliki, sahibi ve sultanı olan Allahu Teâlâ’nın vücuduna delalet eder.

— Acaba basit bir saray bile maliksiz, sultansız olamazsa; kâinat sarayının sultansız, şu âlem memleketinin padişahsız ve şu mülkün maliksiz ve sahipsiz olması mümkün müdür?

Hem intizamla hareket eden muhteşem bir ordu görsek, bu ordunun meliksiz, sahipsiz ve başıboş olabileceğine ihtimal veremeyiz. Çünkü askerlerin terbiyesi, düzenli hareketleri, silahlarının verilmesi, elbiselerinin değiştirilmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması gibi hâller ispat eder ki bu ordu bir kumandana bağlıdır ve onun emriyle hareket etmektedir.

Acaba böyle küçücük bir ordunun idaresi, terbiyesi, beslenmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması gibi hâller kumandansız ve meliksiz olmaz ve tesadüfe havale edilemezse, şu yeryüzünde yüz binler muhtelif taburlardan oluşan hayvanat ve nebatat ordusunun kumandansız ve meliksiz olması mümkün müdür?

Hem dediğimiz gibi, bu öyle bir ordudur ki milletleri farklı, silahları farklı, elbiseleri farklı, talimatları farklı, suretleri farklı ve erzakları farklıdır.

— Böyle bir ordunun meliksiz ve kumandansız olması hiç mümkün müdür?

Bu ordunun öyle bir meliki vardır ki hiç birini unutmaz ve hiçbir işi birbirine karıştırmaz. Bu ordu misalimizdeki ordudan ne kadar büyükse, büyüklüğü ve mükemmelliği nispetinde, kumandanları olan Allah’ı Melik ve Sultan ismiyle bizlere tanıttırır.

Bu ordunun sultanı olan Cenab-ı Hakk’ı inkâr etmek ancak göz önündeki saltanatı inkâr etmekle mümkündür. Göz önündeki saltanatı inkâr edemeyen, Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Allahu Teâlâ’yı da inkâr edemez. Demek, Cenab-ı Hakk’ın varlığı, göz önündeki şu kâinatın varlığı kadar açıktır ve bedihidir.

3. Basamak: Sultan isminin ahireti gerektirmesi

Birinci basamakta kâinattaki saltanatı bir nebze de olsa gördük ve kâinatta küçük bir gezinti yaptık.

İkinci basamakta “Fiiller failsiz, isimler müsemmasız olamaz.” kaidesini kullanarak, göz önündeki saltanattan bu saltanatın sahibi olan Allah’ın varlığına ve O’nun Sultan ismine ulaştık.

Bu üçüncü basamakta ise Allah’ın Sultan isminin ahireti iktiza etmesi üzerine konuşacağız:

Malumdur ki en küçük sultanlar bile saltanatlarının izzetini korumak ve haşmetini muhafaza etmek için, kendilerine güzel hizmet edenlere mükâfat ve isyan edenlere ceza verir. Mükâfat ve ceza saltanatın olmazsa olmazıdır.

Hatta bir asi, sultana isyan edip, “Sultan beni yakalayamaz, bana ceza veremez, gücü bana yetmez…” dese, o sultan saltanatının haşmetini korumak için o asiyi yakalamalı ve onu hapse atmalıdır. Eğer memleketinde bir hapis yoksa bile saltanatının haşmetini muhafaza etmek için o asiye bir hapis yapmalı ve onu yakalayarak o hapse atmalıdır. Ta ki saltanatının izzeti muhafaza edilsin ve izzet zillete inkılap etmesin!

Madem bir sultan saltanatının izzetini korumak için, kendisine hizmet edenlere mükâfat ve isyan edenlere ceza vermek zorundadır. O hâlde şimdi soruyoruz:

— Acaba Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Allahu Teâlâ, kendisine hizmet edenlere bu dünyada hakkıyla mükâfat veriyor mu?

— Ve yine kendisine isyan edenleri bu dünyada hakkıyla cezalandırıyor mu?

Hayır, vermiyor ve cezalandırmıyor! Ne O’na hizmet edenler bu dünyada hakkıyla mükâfat görüyor ve ne de O’na isyan edenler hak ettikleri cezaya uğruyor.

O hâlde şimdi yine soruyoruz:

— Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Allahu Teâlâ’nın, saltanatının izzetini ve haşmetini koruması için ne yapması gerekir?

El-cevap: Bir mükâfat ve ceza yeri açması; bu dünyada kendisine hüsn-ü hizmet edenlere orada mükâfat vermesi; kendisine isyan edenleri de orada cezalandırması gerekir. Bu olmazsa, Cenab-ı Hak -hâşâ- saltanatının izzetini muhafaza etmemiş olur.

Zira bir kâfir küfrünün lisan-ı hâliyle der ki: Ey Sultan olduğunu bildiren Allah! Sen beni yakalayamazsın, beni cezalandıramazsın, beni hapsine atamazsın; sen cehennemi yaratamazsın, senin gücün ahireti yaratmaya yetmez…

Evet, bütün bu sözler ve daha yazmaya cesaret edemediklerimiz, kâfirin lisan-ı hâl ile söylediği ve küfrün neticesi olan sözlerdir. Eğer -faraza- Allah’ın cehennemi yaratmak için hiç bir sebebi olmasaydı, sadece kâfirin bu sözlerinden dolayı cehennemi yaratır ve onu oraya atarak saltanatının izzetini muhafaza ederdi.

Şimdi, bu delili maddeler hâlinde özetleyerek meseleyi biraz daha iyi kavrayalım:

1. Zerrelerden yıldızlara ve atomlardan galaksilere kadar, şu kâinatta muhteşem bir saltanat gözükmekte ve bu saltanat her yerde hükmetmektedir.

2. Bir köyün muhtarsız, bir şehrin valisiz, bir memleketin sultansız ve bir sarayın meliksiz olması mümkün olmadığı gibi, bu kâinatta hükmeden saltanatın da sultansız olması mümkün değildir. Bu sultanı kabul etmemek ancak göz önündeki şu saltanatı inkâr etmekle mümkündür. Göz önündeki saltanatı inkâr etmek ise aklı olan hiç kimse için mümkün değildir.

3. Sultanlar kendilerine hizmet edenlere mükâfat verir. Bu, saltanatın izzetini muhafaza etmek içindir. Hâlbuki bu âlemin Sultanına hizmet edenler bu dünyada hakkıyla mükâfat görmemektedir. O hâlde bu mükâfatın verileceği başka bir memleket olmalıdır. Ta ki saltanatın izzeti muhafaza edilebilsin.

4. Sultanlar kendilerine isyan edenlere de ceza verirler. Bu, saltanatlarının haşmet ve izzetlerini korumak içindir. Hâlbuki bu âlemin Sultanı olan Allahu Teâlâ’ya isyan edenler bu dünyada hakkıyla ceza görmemektedir. O hâlde bu cezanın verileceği başka bir memleket olmalıdır. Ta ki saltanatın izzeti ve haşmeti muhafaza edilebilsin.

5. Ahireti inkâr edebilmek için, ilk önce Cenab-ı Hakk’ın “Sultan” ismini inkâr etmek gerekir. Cenab-ı Hakk’ın “Sultan” ismini inkâr edebilmek için de şu kâinatta gözüken haşmetli saltanatı inkâr etmek gerekir. Demek, kâinatta gözüken haşmetli saltanatı inkâr edemeyen, bu saltanatın sultanı olan Zatı inkâr edemez. Ve bu Sultanı inkâr edemeyen de ahireti inkâr edemez. Zira saltanatın izzeti ancak ahiretin gelmesiyle muhafaza edilebilir.

Bu dersimizde şu bölümün mütalaasını yaptık:

Aziz arkadaş! İman-ı billâh ile ahiret imanı arasındaki telâzuma geldik. Hazır ol, dinle.

Bir sultan, itaat edenlere mükâfat ve isyan edenlere de mücazat etmezse saltanatı inhidama yüz çevirir. Ve keza, bir sultanın sağında lütuf ve merhamet ve solunda kahr ve terbiye lazımdır. Mükâfat, merhametin iktizasıdır. Terbiye de mücâzâtı ister. Mükâfat ve mücâzât menzilleri ahirettir. (Mesnevi-i Nuriye, Lâsiyyemalar)

 Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin