a
Ana SayfaFatiha Suresi39. Kur’an’ın inci gibi lafızlarının dizilmesi bir hayta, bir çeşide, bir nakşa münhasır değildir…

39. Kur’an’ın inci gibi lafızlarının dizilmesi bir hayta, bir çeşide, bir nakşa münhasır değildir…

İşârâtü’l-İ’caz mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ : Kur’an’ın inci gibi lafızlarının dizilmesi bir hayta, bir çeşide, bir nakşa münhasır değildir. Belki zuhurca, hafâca, yakınlıkça, uzaklıkça mütefavit çok tenasüplerden hasıl olan pek çok nakışlar üzerine dizilmişlerdir, nazmedilmişlerdir. Zaten i’cazın esası, ihtisardan sonra ancak böyle nakışlardadır. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Hayt: İplik / Zuhurca: Açık mana itibariyle / Hafâca: Gizli mana itibariyle / Mütefavit: Birbirinden farklı / Tenasüp: Birbirine uyumluluk / İhtisar: Sözü kısa tutmak)

Şimdi bu metni cümle cümle mütalaa edelim:

Kur’an’ın inci gibi lafızlarının dizilmesi bir hayta, bir çeşide, bir nakşa münhasır değildir:

Bir manayı ifade etmek için kelimeler yan yana dizilir ve bir cümle oluşturulur. Beşerin oluşturduğu cümleler ve cümlelerdeki kelimeler bir manaya münhasırdır. Ne kelimelerin diğer kelimelerle olan münasebeti ne de cümlenin kendinden önceki cümle ve kelimelerle olan münasebeti göz önüne alınmaz. Zira bir kelamı, kendinden önceki kelam ve kelimelerle münasebeti olacak şekilde ifade etmek belagatta büyük bir sanattır ki insanlardan çok azı bu sanata maliktir. O da bir nebze…

Kur’an’ın ayetlerinde ise kelimelerin dizilişi bir manaya, bir çeşide ve bir nakşa münhasır değildir. Yani o cümlenin kendi içinde bir manası vardır; bununla birlikte, önceki ayet ve kelimelerle de bir münasebeti, onlara bakan bir yüzü ve onlarla arasında bir mana ilişkisi vardır.

Bu cihetle, Kur’an lafızları bir hayta münhasır değildir. Yani kelimeler birbiriyle bir iplikle bağlanmış gibi değildir. Belki her bir lafızdan onlarca hayt çıkmış ve her bir hayt, önündeki ve arkasındaki onlarca kelimeye bağlanmıştır. Kur’an lafızları adeta böyle bir iplik yumağı gibidir. Bununla kastedilen mana da kelimelerin diğer kelimelerle mana cihetinden bir münasebetinin ve bir ilişkisinin olmasıdır.

Yine Kur’an lafızları bir çeşide ve bir nakşa münhasır değildir. O lafza önündeki kelimeyle birlikte bakılsa farklı bir manaya; arkasındaki kelimeyle birlikte bakılsa farklı bir manaya; önceki ayetle ve o ayetlerdeki kelimelerle birlikte bakılsa farklı bir manaya gelir. Kelimeler sadece bir manayı ifade etmek ve bir nakşı dokumak için gelmemiş; mana içinde mana ifade edilmiş, nakış içinde nakışlar dokunmuş.

Belki zuhurca, hafâca, yakınlıkça, uzaklıkça mütefavit çok tenasüplerden hasıl olan pek çok nakışlar üzerine dizilmişlerdir, nazmedilmişlerdir:

– Kur’an lafızlarının zuhurca -yani açık mana itibariyle- bir manası vardır.

– Hafâca -yani gizli mana itibariyle- bir manası vardır.

– Yakınlıkça -yani hemen önünde ve arkasında olan kelimelerle münasebeti cihetiyle- bir manası vardır.

– Uzaklıkça -yani kendinden uzak ayet ve kelimelerle münasebeti cihetiyle- bir manası vardır.

İşte Kur’an lafızları, böyle çok farklı tenasüplerden hasıl olan pek çok nakışlar üzerine dizilmişler ve nazmedilmişler. Üstadımız bu nazmın bir misalini  صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ  ayetinde gösteriyor.

Zaten i’cazın esası, ihtisardan sonra ancak böyle nakışlardadır:

Kur’an’ın i’cazının (mucizevi oluşunun) bir ciheti ihtisardır. Buna “îcaz” da denir.

Îcaz: Az söyle çok şey anlatmak; sözü muhtasar söylemek; maruf olan cümleden daha kısa bir cümle ile maksadı ifade etmektir. Böyle sözlere mu’cez denir.

Kur’an bu cihetle mucizedir; adeta denizi bir bardağa sığdırmıştır.

Îcazdan -diğer adıyla ihtisardan- sonra Kur’an’ın mucizeviliğinin bir başka esası, kelimeler arasındaki münasebetler ve ince nakışlardır. Beşerin fehmi bu münasebetleri kurmaya ve bu nakışları oluşturmaya yetmez. Bu cihetle Kur’an mucizedir ve beşer kelamına benzememektedir.

Buraya kadar anlattıklarımızı Üstad Hazretleri bir misal üzerinde somutlaştırıyor:

Evet,  صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ  ile mâkablindeki her bir kelime arasında bir münasebet vardır. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Mâkabli: Öncesi)

Üstadımız burada  صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ  ayeti ile surenin başından buraya kadar olan ayet ve kelimeler arasındaki münasebeti gösterecek. İnsan bu münasebetleri okuyunca Kur’an’a olan muhabbeti ve imanı daha da ziyadeleşiyor.

Şimdi, bu münasebetleri teker teker okuyalım. Mana açık olduğundan dolayı kısa izahlarla iktifa edeceğiz.

Mesela  اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ  ile münasebeti vardır. Çünkü nimet, hamde delil ve karinedir. (İşârâtü’l-İ’caz)

Nimet varsa hamd de olacaktır. Çünkü hamd, nimetin bir neticesi ve sebeb-i vücududur. Nimetten bahsedildiği yerde hamdden de bahsedilmesi iktiza-yı hâldir.

Bu cihetle,  صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ  “Üzerlerine nimet verdiklerinin yoluna” ayeti ile  اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ  “Bütün hamdler Allah’a mahsustur.” ayeti arasında bir münasebet vardır. Bu münasebet nimet-hamd ilişkisidir.

رَبِّ الْعَالَمٖينَ  ile münasebettardır. Çünkü terbiyenin kemali, nimetlerin tevâli ve teakubu ile olur. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Tevâl: devam etmek / Teakub: Birbiri ardınca olmak)

Terbiye bazen nimetle bazen de musibetle yapılır. Terbiyenin nimetle yapılan kısmının kemali, nimetlerin devamına ve birbiri ardınca ihsan edilmesine bağlıdır. Yani terbiyenin kemalinde, nimet ve verilen nimetin devamı vardır.  اَلاِنْسَانُ عَابِدُ الاِحْسَانِ  “İnsan ihsanın kuludur.” sırrınca, insan kendisine nimet verene muhabbet besler, ona karşı alakada peyda eder. Bu da kendisine nimet verenin sözünü dinlemesine ve onun istediği şekle bürünmesine sebep olur. Bu sayede de terbiye gerçekleşir.

İşte bu cihetle,  صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ  “Üzerlerine nimet verdiklerinin yoluna” ayeti ile  رَبِّ الْعَالَمٖينَ  “Âlemlerin Rabbi” beyanı arasında bir münasebet vardır. Bu münasebet nimet ve terbiyenin kemali ilişkisidir.

اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ  ile alakadardır. Çünkü  اَلَّذٖينَ  den irade edilen “enbiya, şüheda, suleha, ulema” rahmettirler. (İşârâtü’l-İ’caz)

صِرَاطَ الَّذٖينَ  “O kimselerin yoluna ki” demektir. Burada  الَّذٖينَ  “O kimseler ki” ifadesiyle peygamberler, şehitler, salihler ve âlimler kastedilmiştir.

Bu cihetle,  صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ  “Üzerlerine nimet verdiklerinin yoluna” ayeti ile  اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ  “Rahman’dır ve Rahim’dir” arasında bir münasebet vardır. Bu münasebet, kendilerine nimet verilen şahısların -enbiya, şüheda, suleha ve ulemanın- insanlar için bir rahmet olması ve ism-i Rahman ve Rahim’in tecellisiyle gönderilmesidir.

مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ  ile alakası vardır. Çünkü nimet-i kâmile ancak dindir. (İşârâtü’l-İ’caz)

Hakiki nimet dindir ve “kendilerine nimet verilen kullar” dinden hissesi ziyade olan kullardır. Bu cihetle de  صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ  “Üzerlerine nimet verdiklerinin yoluna” ayeti ile  مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ  “Din gününün sahibidir.” ayeti arasında bir münasebet vardır. Bu münasebet, nimet ile nimet-i kâmile arasındaki münasebettir.

نَعْبُدُ  ile alakası var. Çünkü ibadette imamlar bunlardır. (İşârâtü’l-İ’caz)

“Üzerlerine nimet verilenler” ile peygamberler, şehitler, salihler, âlimler kastedilmiştir ki bunlar ibadette insanların imamlarıdır. Malumunuz ki cemaatle namazda imam okur, cemaat ise dinler.

İşte bu cihetle,   صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ  “Üzerlerine nimet verdiklerinin yoluna” ayeti ile  نَعْبُدُ  “Biz ibadet ederiz.” ayeti arasında bir münasebet vardır. Bu münasebet, onların bütün cemaat-i müslimîn adına  نَعْبُدُ  diyerek ibadetlerimizi Allah’a arz etmeleridir.

نَسْتَعٖينُ  ile var. Çünkü tevfike ve ianeye mazhar bunlardır. (İşârâtü’l-İ’caz)

Allah’ın tevfik ve inayeti,  صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ  ayetiyle işaret edilen kullar üzerinde ziyadesiyle gözükmektedir. Düşmanlarına karşı galip gelmeleri; o kadar sıkıntıya maruz kalmakla birlikte muvaffak olmaları; hususi imdadat-ı Rabbâniyeye mazhar olmaları, hep bu tevfik ve inayetin eseridir.

Bu cihetle,  صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ  “Üzerlerine nimet verdiklerinin yoluna” ayeti ile  نَسْتَعٖينُ  “Senden yardım dileriz.” ayeti arasında bir münasebet vardır. Bu münasebet, onların tevfik ve inayete mazhar olmalıdır.

اِهْدِنَا  ile var. Çünkü hidayette mukteda-bih onlardır. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Mukteda-bih: Kendisine uyulan)

صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ   ile kastedilen peygamberler, şehitler, salihler ve âlimler hidayette rehberdir ve kendilerine tabi olunan kimselerdir. Dolayısıyla  اِهْدِنَا  “Bize hidayet ver.” demek, “Bizi onlara tabi olmakla nasiplendir. Bizi onların yoluna hidayet eyle.” demektir.

Bu cihetle de  صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ  ayeti ile  اِهْدِنَا  ayeti arasında bir münasebet vardır. Bu münasebet, kendilerine nimet verilen bu cemaat-i uzmanın hidayette imam ve rehber olmalarıdır.

صِرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَ  ile vardır. Çünkü doğru yol ancak onların mesleğidir. (İşârâtü’l-İ’caz)

“Dosdoğru yol” ancak kendilerine nimet verilen bu cemaatin yoludur ve mesleğidir. Bu cihetle,  صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ  ayeti ile  صِرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَ  ifadesi arasındaki münasebet son derece açık ve nettir.

Üstadımızın gösterdiği münasebetlere kısaca değindik; mana açık olduğundan dolayı fazla yazmadık. Zira malumun ilamına gerek yoktur.

Mütalaasını yaptığımız metni bir daha yavaşça ve mütefekkirâne okuyarak dersimizi tamamlayalım:

صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ : Kur’an’ın inci gibi lafızlarının dizilmesi bir hayta, bir çeşide, bir nakşa münhasır değildir. Belki zuhurca, hafâca, yakınlıkça, uzaklıkça mütefavit çok tenasüplerden hasıl olan pek çok nakışlar üzerine dizilmişlerdir, nazmedilmişlerdir. Zaten i’cazın esası, ihtisardan sonra ancak böyle nakışlardadır. Zaten i’cazın esası, ihtisardan sonra ancak böyle nakışlardadır.

Evet,   صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ  ile mâkablindeki her bir kelime arasında bir münasebet vardır.

Mesela  اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ  ile münasebeti vardır. Çünkü nimet, hamde delil ve karinedir.

رَبِّ الْعَالَمٖينَ  ile münasebettardır. Çünkü terbiyenin kemali, nimetlerin tevali ve teakubu ile olur.

اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ  ile alakadardır. Çünkü  اَلَّذٖينَ  den irade edilen “enbiya, şüheda, suleha, ulema” rahmettirler.

مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ  ile alakası vardır. Çünkü nimet-i kâmile ancak dindir.

نَعْبُدُ  ile alakası var. Çünkü ibadette imamlar bunlardır.

نَسْتَعٖينُ  ile var. Çünkü tevfike ve ianeye mazhar bunlardır.

اِهْدِنَا  ile var. Çünkü hidayette mukteda-bih onlardır.

صِرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَ  ile vardır. Çünkü doğru yol ancak onların mesleğidir. (İşârâtü’l-İ’caz)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin