a
Ana SayfaFatiha Suresi40. “Tarik” veya “sebil” kelimelerine “sırat” kelimesinin tercihi, mesleklerinin etrafı mahdud…

40. “Tarik” veya “sebil” kelimelerine “sırat” kelimesinin tercihi, mesleklerinin etrafı mahdud…

İşârâtü’l-İ’caz mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

طَرِيق  veya  سَبِيل  kelimelerine  صِرَاط  kelimesinin tercihi, mesleklerinin etrafı mahdud ve işlek bir cadde olduğuna ve o caddeye girenlerin bir daha çıkmamalarına işarettir. (İşârâtü’l-İ’caz)

سَبِيل ، طَرِيق  ve  صِرَاط  lafızlarının üçü de “yol” manasındadır.

طَرِيق : Dar ve tenha yol demektir.

سَبِيل : Dar ve tenha olmakla birlikte işlek olan yol demektir.

صِرَاط : Geniş, etrafı çevrili ve işlek yol demektir.

Ayet-i kerimede  طَرِيقَ الَّذِينَ  ya da  سَبِيلَ الَّذِينَ  buyrulmayıp,  صِرَاطَ الَّذِينَ  buyrulmuş ve  صِرَاط  lafzı  طَرِيق  ve  سَبِيل  lafzına tercih edilmiş. Üstad Hazretleri bunun sebebini şöyle izah etti:

صِرَاط  lafzı, geniş ve etrafı mahdud olan işlek cadde manasına gelmektedir. Bu mana  طَرِيق  ve  سَبِيل  lafızlarında yoktur.  صِرَاط  lafzıyla, o caddeye girenlerin, caddenin etrafı mahdud olduğu için güven içinde oldukları; geniş ve işlek olduğundan dolayı da rahat ve kârının çok olduğu; bu sebeple de bu caddeye girenlerin bir daha çıkmayacaklarına işaret edilmiştir.

طَرِيق  ve  سَبِيل  lafızlarında bu işarî mana olmadığından dolayı  صِرَاط  lafzı  طَرِيق  ve  سَبِيل  lafızlarına tercih edilmiştir.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Ma’hud ve malum olan şeylerde kullanılması usul ittihaz edilen esma-i mevsuleden  اَلَّذِينَ  tabiri, onların zulümat-ı beşeriye içinde elmas gibi parladıklarına işarettir ki onları taharri ve talep etmeye ve aramaya lüzum yoktur. Onlar herkesin gözü önünde hazır olduklarını temin eden bir ulüvv-ü şana maliktirler. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Ma’hud: Sözü edilen / Malum: Bilinen / Zulümat: Karanlıklar / Taharri: Araştırma / Ulüvv-ü şan: Yüksek şeref)

اَلَّذِينَ  lafzı bir ism-i mevsuldur. İsmi mevsuller, iki cümleyi birbirine bağlayan ve manası kendinden sonraki cümleyle açıklanan isimlerdir.

اَلَّذِي ، اَلَّلذَانِ ، اَلَّتِي ، اَلَّلتَانِ ، اَلَّلائِي ، اَلَّلاتِي  kelimeleri de ism-i mevsul grubuna dâhil olan kelimelerdir.

Ayrıca Arapçada isimler marife ve nekra olarak ikiye ayrılır:

Marife: Belirli bir kimseyi veya nesneyi gösteren isimlerdir.

Nekra: Belirsiz bir kimseyi veya nesneyi gösteren isimlerdir.

İsm-i mevsuller marife grubuna giren kelimelerdir. Yani ism-i mevsuller belirli bir kimseyi veya nesneyi gösterirler. İsm-i mevsullerin marife olması sebebiyle,  صِرَاطَ الَّذِينَ  “O kimselerin yoluna” ifadesinden o kimselerin malum kişiler olduğu anlaşılır. Bu kişiler insanlara öyle gizli saklı değildir. Zulümat-ı beşeriye içinde elmas gibi parlarlar. Bu sebeple de onları araştırmaya, talep etmeye ve aramaya lüzum yoktur. Onlar herkesin gözü önünde hâzır ve nâzırdırlar; böyle bir ulüvv-ü şana maliktirler.

Metindeki “zulümat-ı beşeriye” ifadesiyle, insanların dalalet, gaflet ve isyanlarından neşet eden manevi  karanlıklar kastedilmiştir. Bütün bunlar insanlar için bir zulmettir ve karanlıktır.  الَّذِينَ  ism-i mevsuluyle işaret edilen kişiler, bu dalalet karanlığını nurlarıyla aydınlatırlar ve insanları zulümattan nura davet ederler.

“Zulümat-ı beşeriye” ifadesi bana şu ayet-i kerimeyi hatırlattı:

اَللَّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا  Allah iman edenlerin dostudur,  يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ  onları zulümattan nura çıkarır.  وَالَّذِينَ كَفَرُوا  Kâfirlere gelince,  أَوْلِيَآؤُهُمُ الطَّاغُوتُ  onların dostları taguttur,  يُخْرِجُونَهُم مِنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ  onları nurdan zulümata çıkarır.  أُولَـئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ  İşte onlar ateşin ashabıdır,  هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ  onlar ateşte ebedidirler.

Şu ince nükteye de beyan ededelim:

النُّورِ  lafzı müfred (tekil) olarak,  الظُّلُمَاتِ  lafzı ise cemi (çoğul) olarak gelmiş. Bunun sebebi şudur: Nur bir tanedir; o da İslam’dır. Zulümat ise çeşit çeşittir. Kimi küfrün karanlığındadır, kimi şirkin; kimi gafletin karanlığındadır, kimi de isyanın ve hakeza…

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Cem sigasıyla  اَلَّذِينَ  nin zikri, onlara iktida ve tabi olmak imkânının mevcudiyetine ve onların mesleklerinde butlan olmadığına işarettir. Çünkü ferdî olmayan bir meslekte tevatür vardır, tevatürde butlan yoktur. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Cem: Çoğul / Butlan: Batıllık)

اَلَّذِينَ  (o kimseler ki) lafzı cemidir yani çoğuldur. Bu kelimenin müfredi (tekili)  اَلَّذِي  şeklindedir.

Ayet-i kerime,  صِرَاطَ الَّذِي  “O kimsenin yoluna” şeklinde müfred sigasıyla değil,  صِرَاطَ الَّذِينَ  “O kimselerin yoluna” şeklinde cem sigasıyla gelmiştir. Bununla da şu iki mana kastedilir:

1. Onlar sayıca çoktur. Dolayısıyla onları bulma ve onlara tabi olma imkânı vardır.

2. Onların bu çoklukla birlikte, aynı meselede ittifak etmeleri ve aynı dava etrafında toplanmaları, onların meslek ve davalarının hak ve hakikat olduğuna; batıl olmadığına delalet etmektedir. Çünkü ferdî olmayan bir meslekte tevatür vardır; tevatürde ise butlan yoktur.

Üstad Hazretlerinin bu eseri kaynaksız bir şekilde cephe hattında kaleme aldığını; bu manaları bazen siperde bazen de at sırtında yazdığını düşününce insan hayret ediyor ve fesübhânallâh demekten kendini alıkoyamıyor.

Bu dersimizde şu bölümün manasını mütalaa ettik:

طَرِيق  veya  سَبِيل  kelimelerine  صِرَاط  kelimesinin tercihi, mesleklerinin etrafı mahdud ve işlek bir cadde olduğuna ve o caddeye girenlerin bir daha çıkmamalarına işarettir.

Ma’hud ve malum olan şeylerde kullanılması usul ittihaz edilen esma-i mevsuleden  اَلَّذِينَ  tabiri, onların zulümat-ı beşeriye içinde elmas gibi parladıklarına işarettir ki onları taharri ve talep etmeye ve aramaya lüzum yoktur. Onlar herkesin gözü önünde hazır olduklarını temin eden bir ulüvv-ü şana maliktirler.

Cem sigasıyla  اَلَّذِينَ  nin zikri, onlara iktida ve tabi olmak imkânının mevcudiyetine ve onların mesleklerinde butlan olmadığına işarettir. Çünkü ferdî olmayan bir meslekte tevatür vardır, tevatürde butlan yoktur. (İşârâtü’l-İ’caz)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin