a
Ana SayfaReşhalar44. Ve keza, o zat duasıyla, ubudiyetiyle o saadetin vücuduna ve icadına vesiledir…

44. Ve keza, o zat duasıyla, ubudiyetiyle o saadetin vücuduna ve icadına vesiledir…

Reşhalar mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Ve keza, o zat duasıyla, ubudiyetiyle o saadetin vücuduna ve icadına vesiledir. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

Saadet-i ebediyenin ve cennetin yaratılışının birçok sebebi vardır. Faraza, bu sebeplerin hiçbiri olmasaydı, sadece Efendimiz (a.s.m.)’ın duası ve ibadeti ahiretin icadına kâfi bir sebep olurdu. Peygamberimizin duası ve ubudiyeti saadet-i ebediyenin vücuduna ve icadına vesiledir.

Üstadımız bu bahsi metnin devamında şöyle açıyor:

Evet, bak: O zat nev-i beşere imamdır. Mescidi yalnız Ceziretü’l-Arab değildir, küre-i arzdır. Cemaati de yalnız o zamanın insanları değildir. Belki Âdem zamanından kıyamete kadar her bir asrın halkı bir saf olup, bütün asırlar safları onun arkasında, onun duasına “Âmin” diyorlar.

Bilhassa o zat, o cemaat-ı uzmâda umum zevilhayata şâmil pek şedit bir ihtiyac-ı azîm için dua eder. Ve onun duasına yalnız o cemaat değil, belki arz ve sema ve bütün mevcudat “Âmin” söyler. Yani “Ya Rabbenâ! onun duasını kabul eyle. Biz de o duayı ediyoruz. Biz de onun talep ettiğini talep ediyoruz.”

Bilhassa o cemaat-i uzmâ önünde kıldırdığı namazda, öyle bir tazarru ve tezellülle, öyle bir iştiyakla, öyle bir hüzünle niyaz ve dua eder ki kâinat bile heyecana gelir, o zatın duasına iştirak eder. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

(Ceziretü’l-Arab: Arap yarım adası / Küre-i Arz: Yeryüzü / Cemaat-ı uzmâ: Büyük cemaat / Zevilhayat: Hayat sahipleri / Şâmil: İlgilendiren / Şedid: Şiddetli / Tazarru: Dua ve yakarış / Tezellül: Kendini alçak tutmak / İştiyak: Arzu)

Üstadımız, Peygamberimiz (a.s.m.)’ın duasının ve ubudiyetinin saadet-i ebediyenin icadına vesile olmasını dört maddede izah ediyor:

1. Kim dua ediyor?

2. Niçin dua ediyor?

3. Kime dua ediyor?

4. Duasında ne istiyor?

Bu dersimizde ilk iki maddeyi -yani kimin dua ettiğini ve niçin dua ettiği maddesini- mütalaa edeceğiz. Diğer iki maddeyi de bir sonraki derste mütalaa edeceğiz.

Şimdi, Üstadımız dedi ki:

Peygamberimiz (a.s.m.) bütün nev-i beşere imamdır. Mescidi sadece Arap yarımadası değil, bütün yeryüzüdür. Cemaati de sadece o zamanın insanları değildir. Hz. Âdem’den kıyamete kadar her asrın halkı bir saf olmuş; bütün asırlar safları, Peygamberimizin cemaati olup, onun duasına “Âmin” diyorlar.

Bu duaya “Âmin” diyenler de sadece insanlar değil; bütün hayat sahipleri, yeryüzü, gökyüzü ve bütün mevcudat bu duaya “Âmin” diyorlar. Zira onları da ilgilendiren pek şedit bir ihtiyac-ı azim için dua ediyor. Bu sebeple, o varlıklar da “Ey Rabbimiz, onun duasını kabul eyle, biz de o duayı ediyor ve onun talep ettiği şeyi talep ediyoruz.” diyorlar.

Ve Peygamberimiz (a.s.m.) öyle bir hâlde dua ediyor ki kâinat bile heyecana gelip onun duasına iştirak ediyor. Zira Efendimiz (a.s.m.) tam bir tazarru ve tezellülle, bir iştiyak ve hüzünle dua ediyor. Onun bu hâlinden kâinat dahi heyecana geliyor.

Üstadımızın mezkûr ifadelerini üç maddede toplamak mümkündür:

1. Duasına önceki asırlar halkının ve sonraki asırlar halkının “Âmin” demesi.

2. Zevilhayat olan hayvanat ve nebatatın o duaya “Âmin” demesi.

3. Yeryüzünün, semanın, bütün mevcudatın ve kâinatın “Âmin” deyip o duaya iştirak etmesi.

Şunu hatırlatalım: Bu ifadeler mecaz ifadelerdir. Yani Peygamberimiz (a.s.m.) dua ediyor da önceki ve sonraki asırların insanları, hayvanat ve nebatat, yeryüzü, gökyüzü, mevcudat ve bütün kâinat bu duaya dilleriyle Âmin demiyor. Üstadımız duanın haşmetini göstermek için bir mecaz tasvir yapıyor. Bunun manası şudur:

1. Önceki ve sonraki insanların “Âmin” demesi, onların da aynı şey için dua edip Allah’tan aynı şeyi istemesidir. Aynı şeyi istemekle, lisan-ı hâlleriyle “Âmin” demiş oluyorlar.

2. Zevilhayat olan hayvanat ve nebatatın o duaya “Âmin” demesi, onların da aynı şeyi istemesi ve aynı şeye ihtiyaç duymasıdır. Onlar da âdeta lisan-ı ihtiyaçla bu duaya Âmin diyorlar. Zira kıymetlerinin tahakkuku, bu duanın kabulüne bağlıdır. Bu bahsi birazdan açacağız.

3. Yeryüzünün, semanın, bütün mevcudatın ve kâinatın “Âmin” deyip bu duaya iştirak etmesi yine mecazdır. Hakikatte bir “Âmin” demek yoktur. Aynı şeyi istedikleri için sanki Âmin diyorlarmış gibi tasvir edilmiş.

Demek, bu ifadeler bir tasvirdir ve bir mecaz anlatımdır. Üstadımız bu duanın azametini ve bütün eşyanın bu duaya olan ihtiyacını böyle tasvir etmiş.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Evet, öyle bir maksat için niyaz eder ki eğer o maksat husule gelmezse, yalnız mahlûkat değil, âlem bile kıymetsiz kalır, esfel-i sâfilîne düşer. Çünkü o zatın matlubuyla mevcudat yüksek kemâlâta erişir. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

(Matlub: Taleb edilen şey)

Eğer ahiret gelmezse bütün mahlukatın kemali hiçe iner; âlem esfel-i safiline düşer. Bu hakikate şu misalle bakabiliriz:

Mesela bir ressam mükemmel bir resim yapsa ve daha sonra o resmi insanlara göstermeyip neticelerini almadan yaksa…

Bu durumda, o resmin kıymeti binden bire düşer. İşte bu sebeple, o resim lisan-ı hâliyle der ki: Benim neticelerimi al, onları muhafaza eyle, ta ki kıymetim binden bire çıksın.

Yine mesela âlim bir zat bir kitap yazsa ve daha sonra o kitabı kimseye okutmadan ve neticelerini almadan yaksa…

Bu durumda, o kitabın kıymeti binden bire düşer. İşte bu sebeple, o kitap lisan-ı hâliyle der ki: Beni okut, neticelerimi al, muhafaza et, ta ki kıymetim birden bine çıksın.

Yine mesela bir fabrika düşünelim… Bu fabrika şeker imal ediyor olsun. Şeker pancarları fabrikaya girsin, onlarca tezgâhta işlenip şeker olsun ve çuvallara konulsun. Sonra bu çuvallar kamyonlara yüklensin lakin ihtiyaç sahiplerine götürüleceğine denize dökülsün…

İşte bu durumda, fabrika lisan-ı hâliyle der ki: Şekerleri denize dökmekle benim kıymetimi ve hikmetimi hiçe indirdin. Beni manasız bir demir yığını yaptın. Beni bu manasızlıktan kurtarmak ve kıymetimi yükseltmek için, neticem ve sebeb-i hilkatim olan şekeri muhafaza et; ta ki manam tahakkuk etsin, kıymetim ziyadeleşsin.

Aynen bu misallerde olduğu gibi, şu kâinat da bir fabrika-yı İlahîdir. Her bir varlık sanatla yapılmış bir eser ve hikmetle yazılmış bir kitaptır. Şu kâinatın ve içindeki mahlukatın neticeleri alınıp muhafaza edilmeli ki kıymetleri birden bine çıksın. Yoksa kâinat ve içindeki mevcudat bir oyuncak hükmünü alır. Şu âlemdeki her bir varlık, her bir nakış tesadüfün bir oyuncağı olur. Her şey abesiyete inkılap eder, kıymetini kaybeder.

Mevcudat ancak Peygamberimiz (a.s.m.)’ın ebed için yaptığı duanın kabulüyle kıymet kazanır ve kemalâta ulaşır. İşte bu sebepten dolayı, Üstadımız hadiseyi tasvir ederken mevcudatın bu duaya “Âmin” dediğini beyan etti. Zira ahiret yurdunun açılması sadece insanların ve cinlerin ihtiyacı değil, zerreden şemse kadar bütün mevcudatın ihtiyacıdır.

Dersimizi daha uzatmayalım ve burada tamamlayalım. Bu dersimizde şu bölümün mütalaasını yaptık:

Ve keza, o zat duasıyla, ubudiyetiyle o saadetin vücuduna ve icadına vesiledir. Evet, bak: O zat nev-i beşere imamdır. Mescidi yalnız Ceziretü’l-Arab değildir, küre-i arzdır. Cemaati de yalnız o zamanın insanları değildir. Belki Âdem zamanından kıyamete kadar her bir asrın halkı bir saf olup, bütün asırlar safları onun arkasında, onun duasına “Âmin” diyorlar.

Bilhassa o zat, o cemaat-ı uzmâda umum zevilhayata şâmil pek şedit bir ihtiyac-ı azîm için dua eder. Ve onun duasına yalnız o cemaat değil, belki arz ve sema ve bütün mevcudat “Âmin” söyler. Yani “Ya Rabbenâ! onun duasını kabul eyle. Biz de o duayı ediyoruz. Biz de onun talep ettiğini talep ediyoruz.”

Bilhassa o cemaat-i uzmâ önünde kıldırdığı namazda, öyle bir tazarru ve tezellülle, öyle bir iştiyakla, öyle bir hüzünle niyaz ve dua eder ki kâinat bile heyecana gelir, o zatın duasına iştirak eder.

Evet, öyle bir maksat için niyaz eder ki eğer o maksat husule gelmezse, yalnız mahlûkat değil, âlem bile kıymetsiz kalır, esfel-i sâfilîne düşer. Çünkü o zatın matlubuyla mevcudat yüksek kemâlâta erişir. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin