a
Ana SayfaFatiha Suresi45. Sual: Hakaik-i nisbiyenin ne kıymeti var ki onun için şerler istihsan edilecek?

45. Sual: Hakaik-i nisbiyenin ne kıymeti var ki onun için şerler istihsan edilecek?

İşârâtü’l-İ’caz mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Sual: Hakaik-i nisbiyenin ne kıymeti var ki onun için şerler istihsan edilecek?

Cevap: Hakaik-i nisbiye denilen şeyler kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır. (İşârâtü’l-İ’caz)

Hakaik-i nisbiyenin ne olduğunu önceki dersimizde izah etmiştik. Makam münasebetiyle aynı izahı tekrar edip metnin şerhine öyle devam edeceğiz.

Her mahlukun bir hakaik-i sabitesi ve bir de hakaik-i nisbiyesi vardır. Hakaik-i sabite gözle görülen, elle tutulan ve vücud-u haricisi olan hakikatlerdir. Allah’ın iradesi ve kudreti bir şeye taalluk ettiğinde o şey hakaik-i sabitesiyle vücud bulur.

Hakaik-i nisbiyeye ise irade ve kudret taalluk etmez, çünkü hakaik-i nisbiyenin bir vücud-u haricisi yoktur. Hakaiki nisbiyeye sağ-sol, aşağı-yukarı, küçük-büyük, güzel-çirkin gibi kavramları örnek olarak gösterebiliriz. Bunların bir vücud-u haricisi yoktur; nisbi hakikatlerdir. Mesela:

– Bir kimse birine göre sağdadır, diğerine göre soldadır.

– Üçüncü kat ikinci kata kıyasla üsttedir, dördüncü kata kıyasla alttadır.

– Kedi bir file kıyasla küçüktür, karıncaya kıyasla büyüktür.

– Sinek kelebeğe kıyasla çirkindir, filan böceğe kıyasla güzeldir.

İşte bu gibi hakikatlere hakaik-i nisbiye denir. Bunların vücud-u haricisi olmamakla birlikte, eşyanın keşfinde ve mahiyetinin anlaşılmasında büyük vazifeleri vardır. Bizler göreceli hakikatleri bu hakaik-i nisbiye sayesinde anlarız. Mesela:

– Bütün varlıkların rengi tek bir renk olsaydı, bizler değil diğer renkleri, renk kavramını bile bilmezdik.

– Yine bütün çiçeklerin kokusu aynı olsaydı, bizler değil diğer kokuları, koku mefhumunu bile anlayamazdık.

– Ya da dünyadaki ısı sabit olsaydı, bizler soğuğu ve sıcaklığın mertebesini bilmez; sıcaklıktan ve soğuktan habersiz olurduk.

“Eşya zıddıyla bilinir.” kaidesince, hakaik-i nisbiye olmalıdır ki eşyanın mahiyeti anlaşılsın, kıyas yapılarak sıfatları ortaya çıksın.

Bu sır sebebiyle, nasıl ki güzel bir bahçe yapan, o bahçenin güzelliğini ortaya çıkarmak için bahçeye şekilsiz taşlar, mizansız şeyler koyar; ta ki bahçenin güzelliğine bir vahid-i kıyas olsun, güzelliğin hakaik-i nisbiyesini ortaya çıkarsın. Aynen bunun gibi, Cenab-ı Hak da şu âlemdeki güzellik, hüsün, hayır gibi hakaik-i nisbiyenin zuhuru için şerleri, çirkinlikleri, kubuhları yaratmış ki bunlar hakaik-i nisbiyenin tahakkukuna hizmet etsin.

Evet, kış olmasaydı yazı bilmezdik, gece olmasaydı gündüzü bilmezdik, açlık olmasaydı tokluğu bilmezdik. Aynen bunlar gibi, çirkinlik olmasaydı güzelliği, şer olmasaydı hayrı, noksanlık olmasaydı kemali ve kubuh olmasaydı hüsnü bilmezdik.

Üstadımız burada dedi ki: Hakaik-i nisbiye denilen şeyler kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır.

İşte bu rabıtalar sayesinde eşyanın hakikati ortaya çıkıyor ve bizler bu rabıtalar sayesinde eşyayı tanıyor ve mahiyetini keşfediyoruz. Hakaik-i nisbiye adeta bir dürbün gibi oluyor; eşyanın bütün vasıf ve sıfatlarını ortaya çıkarıyor.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Ve kâinattaki nizam ancak hakaik-i nisbiyeden doğmuştur. (İşârâtü’l-İ’caz)

Mahlukatın birbiriyle olan rabıtaları -ki buna hakaik-i nisbiye denir- âlemdeki nizamın zahiri sebebi olmuştur. Eşyanın arasındaki bu rabıtalar bir kaybolsa âlem fesada düşer, nizam bozulur, intizam kaybolur.

Bu cümleye şu cihetten de bakabiliriz:

Hakaik-i nisbiyenin “vücud-u haricisi olmayan hakikatler” olduğunu söylemiştik. Yerçekimi kanunu, kütle çekim kanunu, hareket kanunu, Hubble kanunu gibi bütün kanunlar birer hakaik-i nisbiye olup, şu âlemdeki nizam ve intizam bu hakaik-i nisbiyelerden doğmuştur.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Ve hakaik-i nisbiyeden kâinatın envaına bir vücud-u vâhid in’ikas etmiştir. (İşârâtü’l-İ’caz)

Varlıkların birbirleri arasındaki rabıtalar sebebiyle -ki bu rabıtalar hakaik-i nisbiye denilen şeylerdir- kâinatın envaına bir vücud-u vâhid in’ikas etmiştir. Yani şu kâinat had ve hesaba gelmeyen varlıklardan teşekkül etmiştir. Bununla birlikte, nizam ve intizam öyle kuvvetlidir ki sanki kâinatın kendisi tek bir varlıktır.

Nasıl ki insan yüzler aza ve cihazdan teşekkül etmiş tek bir varlıktır. Aynen bunun gibi, kâinat da hadsiz mahlukattan teşekkül etmiş tek bir varlık gibidir. Hakaik-i nisbiyeler sayesinde kâinatın envaına bir vücud-u vâhid in’ikas etmiş, varlıkların aralarındaki rabıtalar ve birbirlerine bakan yüzleri bu vücudu oluşturmuş, her bir varlık âdeta kâinatın bir azası hükmüne geçmiştir.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Hakaik-i nisbiye büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden çoktur. Hatta bir zatın hakaik-i hakikiyesi yedi ise hakaik-i nisbiyesi yedi yüzdür. Binaenaleyh kubuh ve şerde şer varsa da kalildir. (İşârâtü’l-İ’caz)

Bir çiçeğin hakaik-i hakikiyesi hakkında bir kitap yazılsa, hakaik-i nisbiyesi hakkında bir kütüphane yazılır. Zira çiçeğin hakaik-i hakikiyesi sınırlıdır. Özellikleri, cihazları, azaları ve sahip olduğu vasıflar ancak bir kitabı doldurur.

Diğer varlıklarla olan rabıtalarına yani hakaik-i nisbiyesine gelince, bu hadsiz ve sınırsızdır. Diğer çiçeklerle, nebatatla, hayvanatla, havayla, suyla, toprakla, güneşle ve diğer eşyayla arasındaki hakaik-i nisbiyeler -hakaik-i hakikiyesine kıyasla- çok daha fazladır. Üstadımız bu fazlalığı, “Bir zatın hakaik-i hakikiyesi yedi ise hakaik-i nisbiyesi yedi yüzdür.” diyerek beyan etti.

Üstadımız bütün bu anlattıklarını, “Binaenaleyh kubuh ve şerde şer varsa da kalildir.” cümlesine bağladı.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Malumdur ki şerr-i kalil için hayr-ı kesir terk edilmez. Terk edilirse şerr-i kesir olur. Zekât ve cihadda olduğu gibi. (İşârâtü’l-İ’caz)

Üstad Hazretleri bu meseleyi 12. Mektup’ta şöyle izah ediyor:

Hayr-ı kesir için şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesiri intaç eden bir şer terk edilse, o vakit şerr-i kesir irtikap edilmiş olur. Mesela cihada asker sevk etmekte elbette bazı cüz’î ve maddi ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesir var ki İslam küffarın istilasından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terk edilse, o vakit hayr-ı kesir gittikten sonra şerr-i kesir gelir. O ayn-ı zulümdür.

Hem mesela kangren olmuş ve kesilmesi lazım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Hâlbuki zahiren bir şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir, şerr-i kesir olur.

İşte kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icadları şer ve çirkin değildir; çünkü çok netâic-i mühimme için halk olunmuşlardır. Mesela melaikelere şeytanlar musallat olmadıkları için terakkiyatları yoktur; makamları sabittir, tebeddül etmez. Keza, hayvanatın dahi şeytanlar musallat olmadıkları için mertebeleri sabittir, nakıstır. Âlem-i insaniyette ise merâtib-i terakkiyat ve tedenniyat nihayetsizdir. Nemrutlardan, Firavunlardan tut, ta sıddıkîn-i evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir mesafe-i terakki var… (12. Mektup)

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Evet,  اِنَّمَا تُعْرَفُ الْاَشْيَاءُ بِاَضْدَادِهَا  meşhur kaziyeden maksat, bir şeyin zıddı, o şeyin hakaik-i nisbiyesinin vücud veya zuhuruna sebeptir. Mesela kubuh olmasaydı ve hüsünlerin arasına girmeseydi hüsnün gayr-ı mütenahi olan mertebeleri tezahür etmezdi. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Arapça kaide: Eşya ancak zıddıyla bilinir.)

Evet, eşya ancak zıddıyla bilinir. Soğuk olmazsa sıcak, gece olmazsa gündüz, açlık olmazsa tokluk, çirkinlik olmazsa güzellik, şer olmazsa hayır, kubuh olmazsa hüsün, ölüm olmazsa hayat bilinmez.

Yine bir şeyin zıddı olmazsa o şeyin hakaik-i nisbiyesi olmaz. Zira bir şeyin zıddı, o şeyin hakaik-i nisbiyesinin vücud veya zuhuruna sebeptir.

İşte bu sırdan dolayı şerler ve çirkinlikler hayırların ve güzelliklerin arasına serpiştirilmiş ve bununla mezkûr hikmet ve gayeler murad edilmiştir.

İki derstir mütalaasını yaptığımız hakikatler Risale-i Nurların birçok yerinde geçiyor. Daha fazla izah isteyenler bu yerleri bulup mütalaa edebilirler.

Bu dersimizde şu bölümün mütalaasını yaptık:

Sual: Hakaik-i nisbiyenin ne kıymeti var ki onun için şerler istihsan edilecek?

Cevap: Hakaik-i nisbiye denilen şeyler kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır. Ve kâinattaki nizam ancak hakaik-i nisbiyeden doğmuştur. Ve hakaik-i nisbiyeden kâinatın envaına bir vücud-u vâhid in’ikas etmiştir. Hakaik-i nisbiye büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden çoktur. Hatta bir zatın hakaik-i hakikiyesi yedi ise hakaik-i nisbiyesi yedi yüzdür. Binaenaleyh kubuh ve şerde şer varsa da kalildir.

Malumdur ki şerr-i kalil için hayr-ı kesir terk edilmez. Terk edilirse şerr-i kesir olur. Zekât ve cihadda olduğu gibi.

Evet,  اِنَّمَا تُعْرَفُ الْاَشْيَاءُ بِاَضْدَادِهَا  meşhur kaziyeden maksat, bir şeyin zıddı, o şeyin hakaik-i nisbiyesinin vücud veya zuhuruna sebeptir. Mesela kubuh olmasaydı ve hüsünlerin arasına girmeseydi hüsnün gayr-ı mütenahi olan mertebeleri tezahür etmezdi. (İşârâtü’l-İ’caz)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin