a
Ana SayfaFatiha Suresi47. Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalalettedir.

47. Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalalettedir.

İşârâtü’l-İ’caz mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalalettedir. Bunun izahı ise: Bir şahıs, kudret-i ezeliye tarafından, adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar gibi hastalıklar, elemler, belalar hücum etmeye başlarlar. Bir medet, bir yardım için müsterhimane tabiata ve anasıra baktığı vakit, kasavet-i kalple, merhametsizlikle karşılaşır. Ecram-ı semaviyeden istimdad etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli hâlleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki hayatî hacetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder. Bakar ki vicdanı, binler âmâl ve emaniyle dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hâle gelir. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Adem: Yokluk /Zulümat: Karanlıklar / Müsterhimane: Rahmet dilercesine / Ecram-ı semaviye: Gök cisimleri / Tevahhuş: Korkma, ürkme / Âmâl: Emeller / Emani: Arzular)

Üstadımızın tasvir ettiği bu hâli iyice tefekkür edelim. Kendimizi o kişinin yerine koyup çaresizliğimizi iyiden iyiye derk edelim ve daha sonra aşağıdaki sorunun cevabını verelim:

Acaba hiçbir cihetten hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meade, Sâni ile haşre itikad etmezse onun o vaziyetinden cehennem daha serin olmaz mı? (İşârâtü’l-İ’caz)

(Mebde: Başlangıç (ilk yaratılış) / Mead: Dönülecek yer (ahiret) / Sâni: Sanatkâr (olan Allah))

Yani kişi,

– Şu âlemin bir başlangıcı olduğuna,

– Âlemin hâdis olması cihetiyle bir muhdise muhtaç olduğuna,

– O muhdisin de Sâni-i Zülcelal olan Allah olduğuna,

– Ve Allah’ın, kendisini ve diğer ins ve cinni haşredeceğine itikat etmezse, cehennem -üstte tasvir edilen vaziyetinden- daha serin olmaz mı? Yani bu hâl onu cehennemden daha çok yakmaz mı?

Burada anlatılan hakikat Risale-i Nurların birçok yerinde geçmektedir. Bu makamda, 24. Mektup’ta kaydedilen şu bölümü, şerhini yapmaya çalıştığımız kısmın izahı olarak okuyalım:

Katiyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

Evet, bütün hakiki saadet ve halis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar onsuz olamaz. Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakiki tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten müptela olur.

Evet, şu perişan dünyada, avare nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder?

İşte bu avare nev-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, malikini bulmazsa, ne kadar biçare, sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, malikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur. (24. Mektup)

İşârâtü’l-İ’caz mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Evet, o biçare havf ve heybetten, acz ve ra’şetten, vahşet ve gönül darlığından, yetimlikle meyusiyetten mürekkeb bir vaziyet içinde olup kudretine bakar, kudreti âciz ve nâkıs… Hâcetlerine bakar, def edilecek bir durumda değildir… Çağırıp yardım istese yardımına gelen yok… Her şeyi düşman, her şeyi garib görür… Dünyaya geldiğine bin defa nedamet eder, lanet okur. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Havf: Korku / Ra’şet: Titreme, ürperme)

Bu kısımların şerh ve izaha ihtiyacı yok. Tek yapmamız gereken şey, kendimizi misaldeki kişi yerine koyup hakikati tefekkür etmek ve bu duyguyu hissetmektir.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Fakat o şahsın sırat-ı müstakime girmekle kalbi ve ruhu nur-u imanla ışıklanırsa o zulmetli evvelki vaziyeti nurani bir hâlete inkılab eder. Şöyle ki:

O şahıs hücum eden belaları, musibetleri gördüğü zaman Cenab-ı Hakk’a istinad eder, müsterih olur.

Yine o şahıs, ebede kadar uzanıp giden emellerini, istidatlarını düşündüğü zaman, saadet-i ebediyeyi tasavvur eder. O saadet-i ebediyenin mâü’l-hayatından bir yudum içer, kalbindeki emellerini teskin eder.

Yine o şahıs başını kaldırıp semaya ve etrafa bakar; her şeyle ünsiyet peyda eder.

Yine o şahıs semadaki ecrama bakar; hareketlerinden dehşet değil, ünsiyet ve emniyet peyda eder ve onların o hareketlerini ibret ve hayretle tefekkür eder.

Hülasa: O şahıs evvelki vaziyetinde, vicdanındaki o dehşetli ve vahşetli ve korkunç âlâm-ı şedideden kurtulmak için tesellilerle hissini iptal ve sarhoşlukla o hâlleri unutmak ister. İkinci hâletinde ise ruhunda yüksek lezzetleri ve saadetleri hisseder; kalbini ikaz, vicdanını tahrik edip ruhunu ihsas ettikçe o saadetler ziyadeleşir ve ona manevi cennetlerin kapıları açılır.

اَللّٰهُمَّ بِحُرْمَةِ هٰذِهِ السُّورَةِ اِجْعَلْنَا مِنْ اَصْحَابِ الصِّرَاطِ الْمُسْتَقٖيمِ اٰمٖينَ

– Yine o şahıs, ecram-ı ulviye ile öyle bir kesb-i muarefe eder ki hangi bir cirme bakarsa baksın, o cirmlerden, “Ey arkadaş! Bizden tevahhuş etme! Hareketlerimizden korkma! Hepimiz bir Hâlık’ın memurlarıyız.” diye me’nus ve emniyet verici sesleri kalben işitmeye başlar. (İşârâtü’l-İ’caz)

(Mâü’l-hayat: Hayat suyu / Âlâm-ı şedide: Şiddetli elemler / Kesb-i muarefe: Birbirini tanımak ve alışmak / Me’nus: Alışılmış)

Bu makamda anlatılan hakikat 2. Söz’ün konusudur ve 2. Söz’de latif bir temsille anlatılmaktadır. Dileyen kardeşlerim, okuduğumuz yerin şerhi makamında 2. Söz’ü okuyabilirler.

Bu dersle birlikte -Rabbimize hamdüsena olsun- Fatiha suresinin mütalaasını tamamladık. Kapı açılırsa Bakara suresiyle devam etme niyetindeyim. Amma velakin hem bu eserin mütalaası, hem şu anda bazı gruplarla yaptığım 2. Şua’nın mütalaası, hem yine bazı sınıflarla yaptığım Kur’an’ı anlama eğitimleri ve bu siteye eklediğimiz diğer yazılar fikrimi biraz yordu. Sanki bu eserin kalan kısmının mütalaası bana kapandı. Böyle görüyor ve kapının kapandığını hissediyorum.

Rahmet-i İlahiyeden bu kapının tekrar bana açılmasını niyaz ediyor ve dilenci misali kapının önünde bekliyorum. Kapı tekrar açılırsa Bakara suresinin mütalaasına devam ederiz. Yok, açılmaz ve günahlarımız sebebiyle içeri alınmazsak, “Nasibimiz buymuş.” deriz.

Şimdilik bu eserin mütalaasında sizlerle vedalaşıyorum. Allah’a emanet olun. Dualarınızda bu fakir kardeşinizi unutmayın.

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin