a
Ana SayfaLâsiyyemalar48. Bu küçük menziller, meydanlar o azamete daimî bir mekân olamaz. Çünkü bu gibi zâil…

48. Bu küçük menziller, meydanlar o azamete daimî bir mekân olamaz. Çünkü bu gibi zâil…

Lâsiyyemalar mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Bu küçük menziller, meydanlar o azamete daimî bir mekân olamaz. Çünkü bu gibi zâil, mütebeddil şeyler o müstekar saltanata makar olamaz. (Mesnevi-i Nuriye, Lâsiyyemalar)

(Menzil: Konak yeri / Zâil: Yok olan / Mütebeddil: Değişen / Müstekar: Sabit / Makar: Merkez, payitaht)

“En güzel misaller Allah’a aittir.” diyerek, Üstadımızın ifade ettiği hakikati şu sönük misal dürbünüyle anlamaya çalışalım:

Dünyanın en zengin insanını düşünelim. Mesela bu kişi Katar şeyhi olsun… Katar şeyhinin doğudaki bir köyümüzün muhtarı olduğunu farz ediyoruz. Küçücük bir köye muhtar oldu. Bu durumda şöyle düşünürüz:

— Koca Katar şeyhi… Dünyanın en zengin insanı… Serveti saymakla bitmez, harcamakla tükenmez… Bu koca şeyh bu köyde ne yapacak? Hazinesini nereye harcayacak? Bu köyün büyüklüğü topu topu kaç metre ki bu şeyhin zenginliğine mahal olabilsin? Hadi çeşme yaptı, köprü yaptı, onu yaptı, bunu yaptı; köy ağzına kadar eserle doldu. İyi de Katar şeyhi daha servetinin binde birini harcamadı ki… Bu köy küçüklüğü sebebiyle bu servete mahal ve mazhar olamıyor. Bu durumda, servetinin kalan kısmını ne yapacak?

Verdiğimiz misal çok sönük bir misal… Zira Katar şeyhi de olsa fânidir, zevale mahkumdur; serveti sonlu ve zenginliği sınırlıdır. Allahu Teâlâ ise bakidir, ebedîdir; bitmez ve tükenmez hazinelerin sahibidir.

Katar şeyhine nispetle bir köy neyse, Allah’a nispetle de şu kâinat ve dünya odur. Hatta o bile değildir. Böyle zâil ve mütebeddil şeyler, Allah’ın müstekar saltanatına makar olamaz. Yani o haşmetli saltanatın tecellisine mahal ve mazhar olamaz. O saltanat bu dünyaya sığmaz.

— Dünyanın büyüklüğü nedir ki Allah’ın servetini içine alsın ve saltanatının haşmetine hakiki bir ayna olsun?

İşte bu hâl de ispat eder ki: Allah’ın saltanatının haşmetini gösterecek ve bu haşmete mahal olacak sabit mekânlar ve müstekar menziller lazımdır. Bu mekân ve menziller de ahiret yurdundadır.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Evet, o Sultan şu küçük menzilde ve meydanda çok şeyleri, içtimaları, iftirakları gösteriyor. Fakat bizzat maksat o şeyler değildir. Ancak ahiretin meydan-ı ekberinde vukua gelecek hâllerin, emirlerin numunelerini göstermektir. Çünkü o mahşer-i azîmde yapılacak muameleler, bu küçücük numunelere göre cereyan edecektir. Demek, bu menzilde gösterilen fâni, zâil hâller, o âlemde baki ve daimî semereler verecektir. (Mesnevi-i Nuriye, Lâsiyyemalar)

(İçtima: Toplanma / İftirak: Ayrılma / Mütebeddil: Değişen / Meydan-ı ekber: Büyük meydan)

Mesela kışın ölen mahlukat baharda tekrar ihya ve icad ediliyor. Şimdi anladık ki bu hâlin kendisi bizzat maksud değilmiş. Bu hâl bir numuneymiş ve öldükten sonra dirilmenin bir misaliymiş.

Yine bulutları görüyoruz… Birden toplanıyorlar, sonra dağılıyorlar ve daha sonra tekrar toplanıyorlar. Bu hâl de bizzat maksud değilmiş; bir numune ve misalmiş. Toplanmaları şu imtihan yurdundaki toplanmamıza; dağılmaları ölüm ile bu yurdu terk etmemize; tekrar toplanmaları da kabirlerden çıkıp mahşer meydanında toplanmamıza bir numune ve misalmiş.

Allahu Teâlâ bu gibi numunelerle ahiretin meydan-ı ekberinde vukua gelecek hâlleri bizlere gösteriyormuş. O mahşer-i azimde yapılacak muameleler bu küçük numunelerde olduğu gibi cereyan edecekmiş.

Demek, ölü bir ağacın diriltilmesi; kış uykusuna yatan bir hayvanın yazın uyandırılması; varlıkların bir araya getirilip toplanması, sonra dağıtılması ve sonra tekrar bir araya getirilmesi ve bunlar gibi onlarca icraat, hepsi bir numune ve bir misalmiş ki ahiretin meydan-ı ekberinde vukua gelecek hâlleri gösterirmiş. Tabii görmesine bilene…

Yine şu âlemdeki nimetler cennet nimetlerinin numuneleri ve azaplar cehennem azaplarının misalleriymiş. Şu dünyadaki güzel yerler cennet manzaralarının emsali ve sıkıntılı yerler de cehennem tabakalarının örnekleriymiş. Ve hakeza…

Üstadımız dedi ki: Demek, bu menzilde gösterilen fâni, zâil hâller, o âlemde baki ve daimî semereler verecektir.

Bu baki semerelerin bir tanesi, ehl-i cennete ebedî manzaralar olmasıdır. Nasıl ki filmlerde geçmiş zamanı seyredebiliyoruz; aynen bunun gibi, ehl-i cennet de manevi sinemalarda dünyanın her anını seyredebilecek.

Bir düşünün:

– Kâinatın yaratılışını seyrediyorsunuz. Hem de filmini değil, gerçeğini. Belki de bu sinema üç boyutlu, içine girip yaşıyorsunuz.

– Hz. Musa’nın denizi geçişini seyrediyorsunuz.

– Ashab-ı Kehf’i zalim sultana karşı hakkı haykırırken ve mağarada uyurken görüyorsunuz.

– Hz. İbrahim’i ateşe atılırken seyrediyorsunuz.

– Bedir’i, Uhud’u seyrediyor; Peygamberimiz (a.s.m.)’ın hicretinde onunla beraber adım atıyorsunuz…

Yani âlemin neresini, hangi zaman diliminde görmek istiyorsanız, o kaseti takıyor, içine girip izliyorsunuz. Tabii biz nakıs fikrimizle ahiretin sinemasını bu kadar hayal edebiliyoruz. Acaba o sinema nasıl bir sinemadır ve izlerken nasıl bir keyif alınır, bunu ancak cennete gidersek anlarız!

Dersimizi burada tamamlayalım. Bu dersimizde şu bölümün mütalaasını yaptık:

Bu küçük menziller, meydanlar o azamete daimî bir mekân olamaz. Çünkü bu gibi zâil, mütebeddil şeyler o müstekar saltanata makar olamaz. Evet, o Sultan şu küçük menzilde ve meydanda çok şeyleri, içtimaları, iftirakları gösteriyor. Fakat bizzat maksat o şeyler değildir. Ancak ahiretin meydan-ı ekberinde vukua gelecek hâllerin, emirlerin numunelerini göstermektir. Çünkü o mahşer-i azîmde yapılacak muameleler, bu küçücük numunelere göre cereyan edecektir. Demek, bu menzilde gösterilen fâni, zâil hâller, o âlemde baki ve daimî semereler verecektir. (Mesnevi-i Nuriye, Lâsiyyemalar)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin