a
Ana SayfaBirinci Söz5. Bu kelime öyle mübarek bir definedir ki senin nihayetsiz aczin ve fakrın…

5. Bu kelime öyle mübarek bir definedir ki senin nihayetsiz aczin ve fakrın…

1. Söz’ün mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. (1. Söz)

(Rabtetmek: Bağlamak)

Aczin ve fakrın, kişiyi Allah’ın rahmetine ve kudretine raptetmesi ve en makbul bir şefaatçi olması meselesi çok önemlidir. Zira bu hakikat kişinin maksuduna ulaşmasının en kısa yolunu beyan etmektedir. O hâlde kim maksuduna çabucak ulaşmak isterse bu hakikati iyi anlamalı ve hayatına geçirme hususunda gayret göstermelidir.

Şimdi, aczin ve fakrın makbul bir şefaatçi olması meselesini anlamaya çalışalım:

Şefaat: Bir kimsenin suçunu affettirmek, kendisinden cezayı kaldırmak ya da o kişinin matlubuna kavuşması için o kimse hakkında yapılan bir istek ve bir istirhamdır. Şefaatin bu manasıyla, Kur’an bir şefaatçidir, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir şefaatçidir, makbul zatlar ve veliler birer şefaatçidir.

Aynen bu şefaatçiler gibi, âcizlik ve fakirlik de bir şefaatçidir. Tabi buradaki âcizlik ve fakirlikten maksat kişinin aczini ve fakrını Allah’a karşı ilan etmesi ve O’nun rahmet ve kudret dergâhında boyun bükmesidir; yoksa acz ve fakrını insanlara izhar etmek değildir.

Demek, kulun, âcizliğini ve fakirliğini Rabbine karşı ilan etmesi onun bir dilekçesidir. O dilekçe ile ihtiyacının karşılanmasını ve düşmanlarından emin olmayı Rabbinden niyaz eder ve o dilekçenin lisan-ı hâliyle şöyle der:

— Ey Rabbim! İhtiyaçlarım çok lakin fakirim; düşmanlarım çok ama âcizim. Bu acz ve fakr ile ne hâcatımı temin edebilir ve ne de düşmanlarıma karşı koyabilirim. Sen ise rahmeti ve kudreti sonsuz olansın. Ben acz elimle kudret kapını, fakr elimle de rahmet kapını çalıyor ve bu iki kapının önünde ihsanının hediyelerini bekliyorum.

Üstadımız Besmele’nin tesirini İşarâtü-l İ’caz tefsirinde beyan ederken şöyle diyor:

—Bu itibarla  بِسْمِ اللَّه  kudret-i ezeliyenin taalluk ve tesirini celbeder. Ve o taalluk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyleyse hiç kimse, hiçbir işini Besmelesiz bırakmasın!

İşte bu ifade aczin ve fakrın nasıl makbul bir şefaatçi olduklarını beyan etmektedir. Kişinin kendini âciz bilmesi Allah’ın kudretinin tesirini; fakir bilmesi de rahmetinin tesirini celbetmekte ve bu celp ile gelen İlahî yardım, kulun işine ve ameline yardım edici bir ruh olmaktadır.

Aczin ve fakrın ne derece makbul bir şefaatçi olduklarına şu âlem de şahittir. Zira en zayıf ve en akılsız hayvanlar en iyi beslenir; meyve kurtları ve balıklar gibi. En âciz ve en nazik mahluklar en iyi rızkı onlar yer; çocuklar ve yavrular gibi.

Evet, helal rızkın vasıtası iktidar ve güç olmadığını, belki âcizlik ve zayıflık olduğunu anlamak isteyen; balıklarla tilkileri, yavrularla canavarları ve ağaçlarla hayvanları kıyas etsin. Bununla da anlasın ki rızkı ele geçirmek kuvvet ve zekâ ile değil, acz ve fakrın ölçüsüne göredir. Ne kadar âciz ve fakir olursa, rızkı ona o kadar kolay gelir. Rızıkta geçerli olan bu kaide diğer maksutlar için de geçerlidir.

Aczini ve fakrını unutanın tokada müstahak olmasının bir sebebi şudur:

Kuvvet ve zenginlik ancak Allahu Teâlâ’ya mahsustur. Hâl böyle iken, kulun kendini kuvvetli ve zengin bilmesi, bir kölenin hükümdarın tacını başına geçirerek onun tahtında oturup hükmetmek istemesine benzer. Hükümdarın bir emrini yapmayarak suç işlemekle, hükümdarlığına sahip çıkmak arasında ne derece fark varsa; Allah’a karşı kibirlenerek kişinin kendini kuvvetli ve zengin bilmesiyle de Allah’ın bir emrini çiğnemesi arasında o kadar fark vardır. Bu suçun bir tık büyüğü Allah’ın İlahlığına ortak olmayı istemektir. İşte kibir bu sebeple affedilmeyecek bir suçtur!

Bununla birlikte, sakın zannedilmesin ki aczi ve fakrı takınmak o kadar da kolay bir şeydir. Hayır, asla kolay değildir! Bu işin zorluğuna Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri şöyle işaret eder:

— Tevazu göstermeye çalışmak da kibirdir. Çünkü kendinde bir varlık hisseden tevazu göstermeye çalışır. Gerçek tevazu ehli, kendinde bir varlık hissetmez ki tevazu göstermeye çalışsın. Onun tevazuu tabiidir, yapmacık değildir.

Evet, birçok defa aczimizi ve fakrımızı takındığımızı zannederiz. Hâlbuki bu hâl âcizlikten ve fakirlikten ne kadar uzak olduğumuzun delilidir. Zira hâlâ kendimizde bir kuvvet ve varlık hissediyoruz ki âcizliğimizi takınmaya çalışıyoruz.

— Kuvveti ve varlığı hisseden nasıl hakiki fakir ve hakiki âciz olabilir?

Aczi ve fakrı takınmak Cenab-ı Hakk’ın kudret ve rahmetinde fâni olmaktır; kişinin kendinden vazgeçerek rahmet ve kudretin denizinde boğulmasıdır. Bizim hâlimiz ise bu hâlden çok uzaktır!

Şunu da hatırlatmak isteriz ki: Acz ve fakr Risale-i Nur’un dört esasından biridir. Üstadımız hakka ulaşmak için dört adımdan bahsetmiştir. Bunlar acz, fakr, şefkat ve tefekkürdür. Demek, acz ve fakr kişiyi matlubuna ulaştırmak hususunda bu derece tesirli bir sebeptir.

Ya Rab! Kudretinin ve rahmetinin dergâhında aczimizi ve fakrımızı birer şefaatçi yapıyor ve senden bu kapılarını aczimizin ve fakrımızın hürmetine açmanı diliyoruz. Âmin!

Bu dersimizde şu cümlenin mütalaasını yaptık:

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. (1. Söz)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin