a
Ana SayfaOn Birinci Lem'a5. Üçüncü Nükte: Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin…

5. Üçüncü Nükte: Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin…

11. Lem’a mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Üçüncü Nükte: Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gayet müthiş ve manevi bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyya’dan serâya, kâh serâdan Süreyya’ya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı. (11. Lem’a)

(Hakaik: Hakikatler / Süreyya: Bir yıldız topluluğu / Serâ: Yer / Sukut: Düşme / Suud: Yükselme)

Üstad Hazretleri kendi hayatını, Eski Said ve Yeni Said olarak ikiyi ayırmaktadır. Aslında her iki Said’in de tek bir gayesi vardır, İslam’a hizmet etmek. Aradaki fark, takip ettikleri usuldür.

Eski Said siyasetle dine hizmet etmeye çalışmış, sosyal problemlere çözümler üretip gerektiğinde bizzat teşebbüste bulunmuş.

Yeni Said ise siyasetten hatta insanlardan uzak durmuş ve münzevi yaşamış. Tek gayesi iman ve Kur’an hizmeti olmuş. İmanın ve Kur’an’ın hakikatlerini akli delillerle, nefsi ikna eder derecesinde ispat etmiş.

Eski Said’in Yeni Said’e dönüşümü Rusya’da esirken başlamış. Üstad Hazretleri bir Tatar camiinde yalnız kalmış. Yalnızlığın ve gurbetin verdiği bir hüzünle sıklıkla enfüsi tefekkürler yapmış ve Yeni Said’e dönüşümünün ilk kıvılcımı burada atılmış.

Daha sonra esir kampından kaçıp İstanbul’a gelmiş. Bir ilim yuvası olan Darü’l-Hikmet’ül İslamiye’de çalışmaya başlamış. Fırsat buldukça Çamlıca ve Yuşa Tepesi gibi İstanbul’un maneviyat kokan yerlerinde uzlete çekilip derin tefekkürlere dalmış. İşte bu tefekkürler neticesinde Eski Said ölmüş, dünyaya ve hayata farklı bakan Yeni Said doğmuş.

Demek, Bediüzzaman Hazretlerinin Eski Said’den Yeni Said’e geçişi Rusya’da esirken bir camide başlamış; İstanbul’da Çamlıca ve Yuşa Tepesi’nde tamamlanmış. Bu süreç birçok büyük zatta olduğu gibi, kırk yaşlarında başlamış ve kırk beş yaşlarında tamamlanmış. Bu konuda çok uzun konuşulabilir. Biz bu kadarla iktifa edelim.

Şimdi, Üstad Hazretlerinin beyanına bir daha bakalım ve cümle cümle ilerleyelim:

Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda… (11. Lem’a)

Yani biraz önce anlattığımız hadiselerin olduğu hengâmda…

Rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan… (11. Lem’a)

Üstad Hazretleri yaşayan bir zatı kendisine mürşid-i kamil yapmamıştır. Zaten ona mürşid olabilecek birisi de yoktu. Üstad Hazretleri gibi, bütün şeriat ilimlerini bilen ve deha derecesinde bir zekaya sahip olan bir zata mürşitlik yapmak ve ona yetmek öyle kolay bir şey de değildir.

Bu sebeple, Üstad Hazretleri Yeni Said’e dönüştüğünde sadece Kur’an’ı kendisine üstad yapmış ve bütün eserlerini Kur’an’ın feyziyle yazmıştır. Eski Said’den Yeni Said’e dönüşmeye çalıştığı o hengâmda ise İmam-ı Rabbânî’nin ve Şah-ı Geylâni’nin eserleri bir derece kendisine mürşitlik yapıyordu. İşte kendisini hakka vasıl edecek bir rehberinin ve bir mürşid-i kamilinin olmamasından dolayı…

Gayet müthiş ve manevi bir fırtına içinde, akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. (11. Lem’a)

Üstad Hazretleri Eski Said’in Yeni Said’e dönüşmeye çalıştığı o manevi fırtına içinde, nasıl bir yol tutacağına karar veremiyordu.

— Ehl-i tarikat gibi sadece kalp ayağıyla mı hakka vasıl olmaya çalışmalı?

— Yoksa ilm-i kelam âlimleri gibi akıl ayağıyla mı hakka vasıl olmaya çalışmalı?

Bir bu yoldan, bir diğer yoldan derken, akıl ve kalp hakikatler içersinde yuvarlanıp durdular.

Kâh Süreyya’dan serâya, kâh serâdan Süreyya’ya kadar, bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı. (11. Lem’a)

Yani bir semada Süreyya’da, bir serâda yani yerde. Sonra serâdan tekrar Süreyya’ya…

İşte böyle bir hâlde Üstad Hazretlerinin gönlü ve ruhu çalkalanıyordu. Ne yapmalıydı? Kimi üstad tutmalıydı? Hangi yola girmeliydi? Bir türlü karar veremiyordu.

Üstad Hazretleri şöyle devam ediyor:

İşte o zaman müşahede ettim ki sünnet-i seniyyenin meseleleri hatta küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. (11. Lem’a)

(Zülumat: Karanlık)

— Sünnet-i seniyye neymiş?

Gemilerde yolu gösteren pusulaymış.

— Bir gemi, pusulası olmadan doğru yolu bulabilir mi?

Bulamaz. Asla varmak istediği yere de varamaz. Aynı yerde dolaşır durur. Bazen de fırtınaya yakalanır, batar gider.

İşte hakka vasıl olmak ve Allah’a yaklaşmak isteyen kişi, sünnet-i seniyyeyi kendisine pusula yapmalı ve sünnet pusulasının gösterdiği yoldan gitmelidir. Yoksa hakka varmak için çıktığı yolda en sonunda şeytana kul köle olur; olur da olduğunu bile bilmez.

Mesela bakın, sünnet ve hadis düşmanları, “Allah geleceği bilmez.” diyerek kaderi inkâr ediyorlar. Kabir hayatını ve şefaati tamamen reddediyorlar. Tevessül ve teberrükü şirk kabul ediyorlar. Ve saymakla bitmeyecek kadar çok cinayetler işliyorlar.

— Peki, niye böyle sapmışlar?

Bu dersle anladık ki: Çünkü onlar sünnet pusulasını kırıp atmışlar. Ellerinde kendilerini hakka götürecek bir pusula yok. Tek pusulaları nefisleri ve zanları. Pusulası nefis ve zan olanlar hakka değil, ancak cehenneme kavuşurlar.

Yine Üstad Hazretleri sünnetin adabını, karanlıklı yollarda karanlığı aydınlatan birer düğme hükmünde görmüş. Hani düğmeye basarsınız da odanız aydınlanır ya, aynen bunun gibi, sünneti seniyyenin her bir meselesi böyle bir düğmeymiş. Sünnete tabi olan, düğmeye basan kişi gibi âlemini aydınlatır.

Üstad Hazretleri böyle görmüş ve böyle hissetmiş. Allah da onu hakka vasıl etmiş, hakikate çıkarmış. O hâlde kim hakka vasıl olmak istiyorsa, Üstad Hazretlerinin yaptığını yapsın ve sünnet-i seniyyeye yapışsın.

Dersimizi burada tamamlayalım. Bir sonraki dersimizde kaldığımız yerden devam edeceğiz. Bu dersimizde şu bölümü mütalaa ettik:

Üçüncü Nükte: Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gayet müthiş ve manevi bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyya’dan serâya, kâh serâdan Süreyya’ya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı.

İşte o zaman müşahede ettim ki sünnet-i seniyyenin meseleleri hatta küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. (11. Lem’a)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin