a
Ana SayfaReşhalar53. İnsan zîşuur ve câmi olduğu cihetle, nazarı âmm, şuuru küllî olur. Nazarı âmm olduğundan…

53. İnsan zîşuur ve câmi olduğu cihetle, nazarı âmm, şuuru küllî olur. Nazarı âmm olduğundan…

İnsanı kıymetli kılan sıfatlarını mütalaa ediyorduk. Dört sıfatı mütalaa etmiştik. Kaldığımız yerden devam edelim:

İnsan zîşuur ve cami olduğu cihetle, nazarı âmm, şuuru külli olur. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

(Zîşuur: İdrak sahibi / Cami: Kapsayan, içine alan / Nazar: Görme, düşünme / Âmm: Umumi / Küllî: Kapsamlı)

İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliklerinden birisi şuur sahibi olmasıdır.

Şuur: Duyular vasıtasıyla idrak etmektir. Meselenin künhünü, mahiyetini anlamaktır. İnsan bu sıfata külli manada sahiptir. Hayvanatta böyle bir külliyet yoktur.

İnsanın bundan başka bir de camiiyeti vardır. İnsan sahip olduğu cihaz ve duygular cihetiyle masnuatın en camiidir. Akıldan kuvve-i tefekküre, fikirden kuvve-i tasavvura, hayalden kuvve-i müdrikeye kadar, insan binler duygu ve latifeyle teçhiz edilmiştir.

İnsan böyle şuur sahibi olmakla ve camiiyeti bulunmakla, nazarı âmm ve şuuru külli bir varlık olmuştur.

Nazar kelimesi burada “düşünmek” ve “mülahaza etmek” manasındadır. Bu, insanı diğer hayvanattan ayıran bir sıfattır. İnsan düşünen, tefekkür eden, mütalaa eden, meseleleri tahlil edebilen bir varlıktır. İnsanın düşünmesi ve mülahazası kâinatı ihata edecek derecede geniştir.

Bundan başka insanın şuuru da küllidir. Yani bütün hisleriyle idrak eder; ona verilen her bir duygu idrakine vesile olur. Bu sayede her şeyin manasına nüfuz edebilir, künhünü keşfedebilir, mahiyetini anlayabilir.

Sözün özü: İnsana verilen, duygularla idrak kabiliyeti ve insanın yaratılışındaki camiiyeti, insanı hayvanattan ayırmış; insanı düşünüp mülahaza eden, idraki külli bir varlık hâline getirmiştir.

— Peki, insanın düşünüp mülahaza edebilmesi ve idrakinin külli olması insana ne kazandırmıştır?

Üstadımız ne kazandırdığını şöyle beyan ediyor:

Nazarı âmm olduğundan şecere-i hilkati tamamıyla görür; şuuru da külli olduğundan Sâni’in makasıdını bilir. Öyleyse insan Sâni’in muhatab-ı hâssıdır. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

(Nazar: Görme, düşünme / Âmm: Umumi / Şecere-i hilkat: Yaratılış ağacı / Küllî: Kapsamlı / Sâni: Sanatkâr / Makasıd: Maksatlar)

İnsan düşünme ve mülahaza etme kabiliyeti sayesinde, şecere-i hilkati -yaratılış ağacını yani şu kâinatı- tamamıyla görüp müşahede eder.

— Bir hayvanın Güneş’ten, Ay’dan, yıldızlardan, şu âlemdeki diğer eşyadan ve dünyanın başka bir yerinden haberi var mıdır?

Bir kaplumbağanın bütün alakası, içinde gezdiği bahçe iledir. Bir aslanın bütün alakası, içinde bulunduğu orman iledir. Bir balığın bütün alakası, içinde yüzdüğü deniz iledir. Başka bir yeri bilmezler. Ama insan değil sadece dünyayı; yıldızları, gezegenleri ve galaksileri bilir. Arş’ı bilir, Kürsî’yi bilir; cenneti bilir, cehennemi bilir. Bilir de bilir… Bununla da kudret-i Sübhaniyeyi, rububiyet-i Rabbaniyeyi, malikiyet-i Hafîziyeyi ve diğer evsaf-ı İlahiyeyi temaşa eder.

Bundan başka, insanın şuuru külli olduğundan yani duygular vasıtasıyla idrak edebildiğinden; her şeyin manasına, künhüne, mahiyetine nüfuz edebilir. Aklı olup düşünebildiğinden, Allah’ın maksatlarını bilir. Bu kâinatı niçin yarattığını, eşyayı niçin icat ettiğini, kendisinin niçin var olduğunu ve diğer bütün makasad-ı İlahiyeyi bilir.

Bütün bunlardan dolayı da Allah’ın has muhatabı olur. İşte bu sırdan dolayı, Allah Kur’an-ı Hakim’inde, “Ey İnsanlar, ey iman edenler!” diyor; “Ey Güneş, ey Ay, ey yıldızlar!” demiyor. İnsanı kendine muhatap yapıp insanla konuşuyor.

— Peki, bu sıfatlarla yaratılan insan ne ile kıymet kazanır?

Üstadımız bu soruya şöyle cevap veriyor:

Evet, âmm ve şumullü olan nazar ve şuurunu Sâni’in ibadetine ve muhabbetine sarf ve sanatını istihsan, takdir ve teşhirine tevcih ve nimetlerinin şükrüne istimal eden bir fert, verdiği nimetlere karşı şükür isteyen ve yarattığı mahlukatı ibadete, şükre davet eden Sâni’in has muhatap ve habibidir. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

(Âmm: Umumi / Şumullü: Kapsamlı / Nazar: Görme, düşünme / Sâni: Sanatkâr / Tevcih: Yönlendirme.)

Üstadımız çok vazife içinde üç vazifeyi beyan etti:

1. İnsan kendisini verilen aza, duygu ve latifeleri Allah’a ibadet ve muhabbet yoluna sarf edecek. Üstadımız burada bu duygu ve latifelerden sadece nazar ve şuuru zikretti. Diğerlerini bizim fehmimize bıraktı.

2. Allah’ın sanatını istihsan edip güzel bulacak, sanatını takdir edecek ve bu sanatı insanlara gösterip teşhir edecek; nazar-ı dikkatleri bu sanata celbedecek.

3. Allah’ın verdiği nimetlere mukabil şükredecek.

Bu üç vazifeyi yapan insan Allah’ın has kulu olur. O Allah ki nimetlerine karşı şükür istiyor, yarattığı mahlukatı ibadete ve şükre davet ediyor, sanatının istihsan ve takdirini istiyor. Elbette Allah’ın bu isteklerini yerine getiren ve bu vazifeleri yapan, Allah’ın habibidir ve en sevgili kuludur.

Şimdi, şuna bakacağız:

— Bu vazifeleri insanlar içinde en mükemmel kim yapmış?

Zira en mükemmel kim yapmışsa, Allah’ın en has kulu ve en sevgilisi odur.

Üstadımız kimin en güzel yaptığını şöyle beyan ediyor:

Ey insanlar! Zikredilen ahval ve şuunatla muttasıf olan Hazreti Muhammed (a.s.m.)’ın Sâni’in o ferd-i ferid dediğimiz muhatab-ı hassı olmamasına imkân var mıdır? Ve tarihinizin gösterdiği nev-i beşerden en büyük insanlar arasında, bu makama daha layık diğer bir şahıs var mıdır? (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

(Ahval: Haller / Şuunat: İşler / Muttasıf: Vasıflanmış / Sâni: Sanatkâr / Ferd-i ferid: Eşi benzeri olmayan kişi)

Üstadımız neticeyi şöyle bağladı.

Madem mezkûr üç vazifeyi yapan kul Allah’ın en sevgili kuludur. Öyleyse Allah’ın en sevgilisi Hz. Muhammed (a.s.m.)’dır. Çünkü kimse bu vazifeleri ondan daha mükemmel yapmamış ve kimse ona yetişememiş.  Zaten insanoğluna bu vazifeleri de o öğretmiş, o ders vermiş.

Vazifeler de bu üç taneyle sınırlı değildir. Üstadımız başka yerlerde daha birçok vazife zikrediyor. Numune olması için burada üçünü beyan etmiş.

Gördüğünüz gibi, Üstadımız delili ilmik ilmik dokudu ve kâinatın risalet-i Ahmediye (a.s.m.)’a olan şehadetini beyan etti. Yani bir çiçekten Peygamberimiz (a.s.m.)’ın nübüvvetine delil çıkardı. Böyle bir Üstada talebe olduğumuzdan -ya da en azından olmaya çalıştığımızdan- dolayı Rabbimize kâinatın zerratı adedince hamdüsena olsun.

Dersimizi burada tamamlayalım. Bu dersimizde şu bölümün mütalaasını yaptık:

İnsan zîşuur ve cami olduğu cihetle, nazarı âmm, şuuru külli olur. Nazarı âmm olduğundan şecere-i hilkati tamamıyla görür; şuuru da külli olduğundan Sâni’in makasıdını bilir. Öyleyse insan Sâni’in muhatab-ı hâssıdır.

Evet, âmm ve şumullü olan nazar ve şuurunu Sâni’in ibadetine ve muhabbetine sarf ve sanatını istihsan, takdir ve teşhirine tevcih ve nimetlerinin şükrüne istimal eden bir fert, verdiği nimetlere karşı şükür isteyen ve yarattığı mahlukatı ibadete, şükre davet eden Sâni’in has muhatap ve habibidir.

Ey insanlar! Zikredilen ahval ve şuunatla muttasıf olan Hazreti Muhammed (a.s.m.)’ın Sâni’in o ferd-i ferid dediğimiz muhatab-ı hassı olmamasına imkân var mıdır? Ve tarihinizin gösterdiği nev-i beşerden en büyük insanlar arasında, bu makama daha layık diğer bir şahıs var mıdır? (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin