a
Ana SayfaReşhalar55. Ey gözleri sağlam ve kalpleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki daire ve iki levha vardır…

55. Ey gözleri sağlam ve kalpleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki daire ve iki levha vardır…

12. Reşha’nın mütalaasına devam ediyoruz. Üstadımız bu Reşha’nın başında, kâinatın ve içindeki mevcudatın Peygamberimiz (a.s.m.)’ın risaletine şehadet ve delalet ettiğini söyledi. Bu şehadetin birinci vechini eşyadaki hüsn-ü sanat ve ziynet oluşturdu. Bunu dört derste mütalaa ettik.

Bu dersimizde bu şehadetinin ikinci vechini mütalaa edeceğiz. Üstadımız bu vechi şöyle izah ediyor:

Ey gözleri sağlam ve kalpleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki daire ve iki levha vardır:

Birinci daire: Rububiyet dairesidir.

İkinci daire: Ubudiyet dairesidir. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

İlk levhaya geçmeden önce bu iki kısmı mütalaa edelim:

Rububiyet: Allah’ın mahlukatı yaratması, öldürmesi, beslemesi, ona suret vermesi, onu aza ve cihazlarla donatması, vazifesini öğretmesi, hâlden hâle şekilden şekle sokması, onu evirmesi, çevirmesi ve onda tasarrufta bulunmasıdır.

Mesela bir kuşu ele alalım:

– Kuşun yoktan yaratılması rububiyetin tecellisidir.

– Ona hayat verilmesi rububiyetin tecellisidir.

– Göz, kanat, ayak gibi azaların takılması rububiyetin tecellisidir.

– Ona uçmanın öğretilmesi, yolunun ilham edilmesi ve yaşam şartlarına uygun terbiye edilmesi rububiyetin tecellisidir.

– Ona bir şekil ve suret verilmesi, vazifesinin öğretilmesi, duygularla teçhiz edilmesi rububiyetin tecellisidir.

– Rızıklandırılması, hâlden hâle sokulup son şeklini alması ve vakti geldiğinde öldürülmesi rububiyetin tecellisidir.

Bunlar gibi, kuşun üzerinde saymakla bitiremeyeceğimiz kadar çok rububiyet tecellisi vardır.

Bu tecelliler kuşta olduğu gibi, bütün kâinatta ve içindeki her bir mahlukta da vardır.

— Peki, böyle külli bir rububiyet mukabilinde ne ister?

Mukabilinde ubudiyet ister. Bu sebeple, her bir varlık bu rububiyete karşı ubudiyetle mukabele eder. Mahlukatın ibadeti yaptıkları vazifelerdir. Tavuğun ibadeti yumurtlamak, ipek böceğinin ibadeti ipeği dokumak, koyunun ibadeti süt vermek, bal arısının ibadeti bal yapmaktır ve hakeza…

Mahlukat, kendilerine tevdi edilen vazifeleri görmekle bir nevi ibadet yaptıkları gibi, kendilerine mahsus zikir ve tesbihle de ibadet ederler. Zikir ve tesbih ile ibadeti daha önceki derslerimizde izah etmiştik. Sözü uzatmamak için bu makamda bu kapıyı açmıyoruz.

Dersimizde buraya kadar şunu öğrendik:

Şu âlemde külli bir rububiyet var, bir de bu rububiyete karşı külli bir ubudiyet var. Kim dikkatle şu kâinata baksa, bunu müşahede eder; her varlığı, kendine mahsus bir ibadette bulur.

Üstadımız dersin devamında bu bahsi şuraya bağlayacak:

Madem kâinatta külli bir rububiyet ve buna mukabil bir ubudiyet var. Elbette rububiyetin sahibiyle ubudiyetin reisi arasında bir konuşma ve bir tanışma olmalıdır.

Mesele buraya bağlanacak. Bu neticeyi makamında mütalaa ederiz.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Birinci levha: Hüsn-ü sanattır

İkinci levha ise: Tefekkür ve istihsandır. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

(İstihsan: Beğenmek, güzel bulmak)

Âlemde bir hüsn-ü sanat ve ziynet var. Elbette bu sanatın ve ziynetin sahibi, sanatına karşı tefekkür ve istihsan isteyecek. Yani sanatını seyredenlerin sanatını sevmesini; bârekâllah, sübhanallah, mâşâallah, tebârekâllah diyerek takdir etmesini ve başkalarına teşhir etmesini isteyecek.

Bu da neticede Peygamberimiz (a.s.m.)’ın risaletine şehadet eder. Nasıl şehadet ettiğini bundan önceki dört derste derinlemesine mütalaa etmiştik. Fazla söze ihtiyaç yok.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Bu iki daire ile iki levha arasındaki münasebete bakınız ki ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleriyle hüsn-ü sanat ve nimet levhasına bakıyor. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

(İstihsan: Beğenmek, güzel bulmak)

Ubudiyet dairesinin bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışması, mahlukatın kendisine yapılan terbiye ve ihsana ibadetle mukabele etmesidir. Her bir varlık, rububiyetindeki vazifeyi görmekle ubudiyetini eda ediyor.

Tefekkür, teşekkür ve istihsan levhası da hüsn-ü sanat ve nimet levhasına bakıyor. Yani akıl sahibi varlıklar eşyadaki hüsn-ü sanata bakıp tefekkür ediyor ve sanat-ı İlahiyeyi istihsan ediyor. Nimete bakıp teşekkür ediyor. Bu sadece kendine verilen nimetler için değil, bütün varlıklara verilen nimetler için geçerlidir. Çünkü insanın saadeti diğer varlıkların saadetine bağlıdır. Bu bahsi çok uzatmayıp fehminize havale ediyorum.

Hüsn-ü sanat ve tefekkür levhasını ve bu iki levhanın Efendimiz (a.s.m.)’ın risaletine olan şehadetini önceki dört derste mütalaa etmiştik. Bu sebeple, bu bahsi tekrar açmıyoruz.

Bu makamda meselemiz şu:

Âlemde külli bir rububiyet var, buna mukabil de külli bir ubudiyet var. Ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışıyor.

— Peki, bunun Peygamberimizin risaletiyle alakası nedir?

Üstadımız alakayı şöyle beyan ediyor:

Bu hakikati gözünle gördükten sonra, rububiyet ve ubudiyet dairelerinin reisleri arasında en büyük bir münasebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır? Ve Sâni’in makasıdına kemâl-i ihlasla hizmet eden ubudiyet reisinin Sâni ile azim bir münasebeti ve kavi bir intisabı ve o intisapla her iki daire reisleri arasında bir muarefe ve mükâleme ve alışverişin olmamasına ihtimal var mıdır? Öyleyse bilbedâhe tahakkuk etti ki ubudiyet reisi, rububiyetin has mahbup ve makbulüdür. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

(Muarefe: Tanışma / Mükâleme: Karşılıklı konuşma / Bilbedâhe: Apaçık bir şekilde)

İşte Üstadımız neticeyi bağladı. Madem âlemdeki külli rububiyet, mukabilinde bir ubudiyet ister; belki bu rububiyetin bir sebebi bu ubudiyettir ve bu sırdan dolayı her bir mahluk, kendine mahsus bir ibadetle meşguldür. Öyleyse ubudiyetin sultanı olan zat, rububiyetin sahibi olan zatın en has mahbubu ve en sevgili kulu olmalıdır.

Rububiyetine mukabil ubudiyet isteyen Allahu Teâlâ’nın, ubudiyetin reisiyle konuşmaması ve aralarında bir münasebetin bulunmaması imkân dâhilinde değildir.

Ubudiyetin reisi olan o zat ki (a.s.m.) Sâni’in makasıdına kemal-i ihlasla hizmet etmiş, o makasıdı insanlara ders vermiş ve bütün hayatı boyunca o makasıda uygun yaşamış. Böyle bir zatın (a.s.m.) Allahu Teâlâ ile azim bir münasebeti ve kuvvetli bir irtibatı olmaması mümkün değildir.

Ve yine mümkün değildir ki rububiyetin sahibi ile ubudiyetin reisi arasına bir tanışma, bir konuşma olmasın; Rabbü’l âlemin olan Zat-ı Zülcelal kendini ona bildirmesin, onu resulü ve elçisi yapmasın!

Üstad Hazretlerinin tefekkür derinliğini anlamak mümkün değil. Bir kelebeğin terbiyesinden Peygamberimizin nübüvvetine bir pencere açtı.

Dersimizi burada tamamlayalım. Bu derste şu bölümü anlamaya çalıştık:

Ey gözleri sağlam ve kalpleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki daire ve iki levha vardır:

Birinci daire: Rububiyet dairesidir.

İkinci daire: Ubudiyet dairesidir.

Birinci levha: Hüsn-ü sanattır

İkinci levha ise: Tefekkür ve istihsandır.

Bu iki daire ile iki levha arasındaki münasebete bakınız ki ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleriyle hüsn-ü sanat ve nimet levhasına bakıyor.

Bu hakikati gözünle gördükten sonra, rububiyet ve ubudiyet dairelerinin reisleri arasında en büyük bir münasebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır? Ve Sâni’in makasıdına kemâl-i ihlasla hizmet eden ubudiyet reisinin Sâni ile azîm bir münasebeti ve kavi bir intisabı ve o intisapla her iki daire reisleri arasında bir muarefe ve mükâleme ve alışverişin olmamasına ihtimal var mıdır? Öyleyse bilbedâhe tahakkuk etti ki ubudiyet reisi, rububiyetin has mahbup ve makbulüdür. (Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin