a
Ana SayfaCümle İzahları7. Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan irade, zihin, his, latife-i rabbaniye; her birinin bir gayetü’l gâyâtı var.

7. Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan irade, zihin, his, latife-i rabbaniye; her birinin bir gayetü’l gâyâtı var.

Bu dersimizde Hutbe-i Şamiye’den şu bölümün izahını yapacağız:

Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan irade, zihin, his, latife-i rabbaniye; her birinin bir gayetü’l gâyâtı var. İradenin ibadetullahtır. Zihnin marifetullahtır. Hissin muhabbetullahtır. Latifenin müşahedetullahtır. Takva denilen ibadet-i kâmile dördünü tazammun eder. (Hutbe-i Şamiye, 2. Zeyl, 2. Kısım)

Şimdi, bu metinde geçen ifadeleri gücümüz nispetinde izah etmeye çalışalım:

Üstadımız “Vicdanın anasır-ı erbaası” diyor. Anasır-ı erbaa dört unsur demektir. Bunlar hava, toprak, ateş ve sudur. Üstadımız burada bir benzetme yaparak şu manayı kastediyor:

Nasıl ki şu âlem dört ana unsurdan meydana gelmiştir. Yynen öyle de vicdanın da dört ana unsuru ve ruhun dört duygusu vardır. Bunlar irade, zihin, his ve latife-i rabbaniyedir. Vicdanın ve ruhun manevi hayatı ancak bu dört unsurun vazifelerini yapmasıyla mümkündür.

İradenin ibadetullahtır. Yani iradenin verilme gayesi ve vazifesi ibadettir. Şimdi örneklerle bu ifadeyi açalım:

1. Örnek: Bir kimse namaz kılarken son oturuşta otursa ve uyusa, sonra uyanınca tahiyyat miktarı oturmadan hemen selam verse ve namazdan çıksa bu kişinin namazı tamam değildir.

Bunun sebebi şudur: Son oturuş namazın farzlarındandır. Son oturuşta uyuyan kimse oturuşunu iradesiyle yapmamıştır. Zira uykuda yapılan iş iradeye tabi değildir. Son oturuşa kişinin iradesi taalluk etmediğinden dolayı bu oturuş ibadetten sayılmamaktadır. Bu kişinin uyandıktan sonra hemen selam vermemesi ve iradesiyle bir tahiyyat miktarı oturması gerekir. Sonra selam verip sehiv secdesiyle namazı tamamlar.

Görüldüğü üzere, ibadet ancak iradenin taallukuyla gerçekleşiyor. Bu durum da ispat eder ki iradenin gayesi ve vazifesi ibadettir.

2. Örnek: Yine uykudan yola çıkarsak, insan rüyasında hac yapsa, sadaka verse, Kur’an okusa ya da başka bir ibadetle meşgul olsa kişiye sevap yazılmaz. Bunun sebebi, ibadetin irade ile yapılması gerektiği, uykuda ise iradenin olmadığıdır.

Şu noktaya dikkat edelim: İnsan sadece düşünmesiyle ve niyetiyle sevap alabilirken, rüyasında yaptığı ibadetten dolayı hiçbir sevap alamamaktadır. Bunun sebebi, düşünce ve niyetin iradeyle yapılması, uykudaki ibadetin ise irade dışında yapılmasıdır.

3. Örnek: Bir kimse oruç tutmaya niyet etmeksizin bütün gün aç kalsa, yemese ve içmese oruç sevabı almaz. Demek, orucu oruç yapan ve kişiye oruç tutma sevabını kazandıran şey sadece yememesi ve içmemesi değildir. Asıl sevabı kazandıran şey kişinin niyetidir. Niyet de iradeye tabidir. Bununla da anlaşılır ki iradenin gayesi ve vazifesi ibadettir.

4. Örnek: Bir kimse camiye girse ve camiden hiç çıkmaksızın yıllarca camide kalsa, eğer niyeti yoksa itikaf yapmış sayılmaz ve itikafın sevabını alamaz. İtikafın sahih olabilmesi kişinin niyetine bağlıdır.

Şimdi şunu düşünelim: Bir kişi itikaf niyetiyle camiye giriyor ve sadece 5 dakika kalıyor, bu kişiye itikaf sevabı veriliyor. Ama diğer kişi camide yıllarca kalıyor, sadece niyet etmeyi terk ettiği için hiçbir sevaba nail olamıyor. Bunun sebebi, ibadetin niyete, niyetin de iradeye bağlı olmasıdır.

İşte iradenin gayesi âdet ile ibadeti birbirinden ayırt etmektir. Basit bir amel iradeye taalluk ederek ibadet olurken, büyük bir ibadet iradeye taalluk etmezse sadece adet olarak kalmaktadır. Her ibadetin başında niçin niyet edildiğini de herhâlde anlamışızdır.

Yine “İradenin ibadetullahtır.” sözüyle şu mana da kastedilmiş olabilir:

İbadet Allah’ın emirlerini yapmak ve nehiylerinden sakınmaktır. İrade ise bir şeydeki tercih kabiliyetidir. O hâlde “İradenin gayetü’l gâyâtı ve vazifesi ibadettir.” sözünün bir manası da şudur: İnsan kendisine verilen iradeyle, Allah’ın “Yap.” dediğini yapmalı ve “Yapma.” dediğini yapmamalıdır. Yani irademize Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasakları yön vermeli ve irademizi ibadeti tercihte kullanmalıyız.

Şimdi de “Zihnin marifetullahtır.” cümlesini izah edelim:

Marifetullah Allah bilgisi demektir. Yani Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımak ve bu isim ve sıfatların tecellisini varlıklar aynasında seyredebilmektir. Zihinden maksat ise Allah’ın isimlerini keşfedecek olan akıldır.

İşte aklın vazifesi Allah’ın isim ve sıfatlarını keşfetmektir.

– Her varlık bir kitaptır. Akıl o kitapta yazılı olan İlahî isimleri okumalıdır.

– Her mahluk bir aynadır. Akıl o aynada tecelli edeni görmelidir.

– Her varlık bir tezgâhtır. Akıl o tezgâhta dokunan İlahî sıfatları keşfetmelidir. Aklın vazifesi budur.

Şimdi de “Hissin muhabbetullahtır.” cümlesini izah edelim:

Buradaki histen murad muhabbet duygusudur. Bu duygu herkeste vardır. İnsan illa ki bir şeyi sevecek, bu duyguyu mutlaka bir yerde kullanacak. İnsanın vazifesi bu duyguyu doğru yerde kullanmaktır.

Muhabbetullah Allah sevgisi demektir. Hissin yani muhabbet duygusunun vazifesi masivayı terk edip Allah’ı sevmektir. Zaten zihin vazifesini yaparak Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını keşfettiğinde Allah sevgisi kendiliğinden doğacaktır. Allah bilgisi Allah sevgisinin tohumudur. Bir kalbe Allah bilgisi tohumu düşerse o kalpte muhabbetullah ağacı biter. Kişi sevdiğini, tanıdığı ve bildiği nispette sever. İnsan Allah’ı ne kadar tanırsa o nispette sever.

Demek, ilk vazife zihnindir. Zihin Allah’ı tanımalı ve marifetullahta yükselmeli ki muhabbet duygusu da vazifesini yapsın ve Allah sevgisinde ilerlesin.

Şimdi de “Latifenin müşahedetullahtır.” cümlesini izah edelim:

Latifeden murad kalptir. Müşahedetullah Allah’ı görmek demektir. Allah’ı görmek zatını görmek değildir. Bu görmek her şey üzerinde Allah’a ait olan izi görmektir.

– Nimette mün’imi görmek

– Sanatta sanatkârı görmek

– İhsanda muhsini görmek

– Fiilde faili, icatta mucidi, varlıklarda Allah’ı görmektir.

Bu sayede kişi huzûrî bir tevhid melekesini elde eder ki her daim Allah ile olur ve O’na rabt-ı kalp eder.

Hani bazı veliler demiş ya: “Bir an Allah’tan gafil olsam kendimi küfre düşmüş kabul ederim.” İşte bu veliler müşahedetullahta o kadar ileri gitmişler ve kalplerine bu vazifeyi öyle hakkıyla yaptırmışlar ki bir an Allah’tan gafil olmamışlar.

Tabi kişinin kendini her vakit Allah’ın huzurunda olduğunu hissetmesi, her daim her şeyde O’nu görüp O’nu isim ve sıfatlarıyla tefekkür etmesi öyle kolay bir ibadet değildir. Ancak ucundan da olsa kalbe bu vazifeyi yaptırmaya çalışmalıyız.

Üstadımız diyor ki:Takva denilen ibadet-i kâmile dördünü tazammun eder.”

Demek, takva iradenin, zihnin, hissin ve kalbin vazifelerini yapmasıyla hasıl olan ibadet-i kâmiledir.

Şimdi, izahını yapmaya çalıştığımız bölümü bir daha okuyalım. Yaptığımız izahla metne bakmaya çalışın:

Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan irade, zihin, his, latife-i rabbaniye; her birinin bir gayetü’l gâyâtı var. İradenin ibadetullahtır. Zihnin marifetullahtır. Hissin muhabbetullahtır. Latifenin müşahedetullahtır. Takva denilen ibadet-i kâmile dördünü tazammun eder. (Hutbe-i Şamiye, 2. Zeyl, 2. Kısım)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin