a
Ana SayfaKatre7. Dördüncü Kelam: “Ene” ile tabir edilen benlik yani kendisine bir vücud, bir kıymet vermektir ki…

7. Dördüncü Kelam: “Ene” ile tabir edilen benlik yani kendisine bir vücud, bir kıymet vermektir ki…

Katre mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

Dördüncü Kelam:  اَنَا  ile tabir edilen benlik yani kendisine bir vücud, bir kıymet vermektir ki bu ene, Cenab-ı Hakk’ın sıfatını, şuunatını bilmek için bir santral ve bir vahid-i kıyasîdir. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

(Vahid-i kıyasî: Bir şeyin miktarını ve diğer hususiyetlerini ölçmek için tayin edilen miktar. Mesela uzunluğun vahid-i kıyasîsi metredir)

“Ene” bahsini dördüncü dersimizde işlemiştik. Üstadımız orada şöyle demişti:

— Ben kendime malik değilim. Ancak malikim kâinatın malikidir. Fakat kendime malik nazarıyla bakıyorum ki Malik-i Hakiki’nin sıfatını ve sıfatların bir derece mahiyetini ve hududunu bileyim. Evet, mevhum, mütenahi hududum ile Malik-i Hakiki’nin sıfatlarının bir cihette gayr-ı mütenahi hududunu bildim.

Bu metnin mütalaasını yaparken “ene”den bahsetmiş ve izahını yapmıştık. Makam münasebetiyle, önce orada yaptığımız mütalaayı tekrar edelim, sonra da üzerine koyalım:

İnsana verilen benlik duygusunun sebebi Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının mahiyetini ve derecesini bilmektir. İnsandaki ene bir vahid-i kıyas olur ve insan onunla Allah’ın isim ve sıfatlarını keşfeder. Şöyle ki:

İnsan kendindeki benlik duygusuyla kâinata vehmî bir hat çizer. Mesela der ki:

— Bütün kâinat Allah’ın, bu ev ise benimdir.

Sonra vehmî olarak sahip çıktığı ev ile kâinat arasında kıyaslamalar yapar. Bu kıyaslarla da Cenab-ı Hakk’ın sonsuz ve sınırsız olan isim ve sıfatlarını keşfeder. Şöyle ki:

İnsan şöyle der:

— Sahip olduğum bu evi kuvvetimle yaptım. Eğer kuvvetim olmasaydı evi yapamazdım. O hâlde kâinat evinin sahibi olan Allah’ın da bu kâinatı icad edebilecek bir kuvveti ve kudreti olmalıdır. Böyle bir kuvvet ve kudret de sonsuz ve sınırsızdır.

— Ben bu evi ilmimle yaptım. Eğer evin yapımına taalluk eden ilimlere vakıf olmasaydım bu evi yapamazdım. O hâlde kâinat evinin sahibi olan Allah’ın da nihayetsiz bir ilmi olmalıdır. Bu ev varlığıyla benim ilmimi ispat ettiği gibi, kâinat da varlığıyla Allah’ın nihayetsiz ilmini ispat eder.

— Yine ben bu evi irademle yaptım. Eğer iradem olmasaydı evin varlığını yokluğuna tercih edemezdim ve neticede ev de olmazdı. O hâlde kâinat evinin sahibi olan Allah’ın da mutlak bir iradesi olmalıdır. İradesiyle kâinatın ve içindeki eşyanın varlığını yokluğuna tercih etmiş ve kâinat bu iradenin tecellisiyle yokluktan varlığa çıkmıştır.

— Bütün bu saydığım sıfatlardan önce ben hayat sahibiyim. Eğer hayatım olmasaydı ne kudretim olurdu, ne ilmim olurdu, ne iradem olurdu ve ne de bu ev olurdu. O hâlde kâinat evinin sahibi olan Allah da hayydır, bakidir, ezelîdir ve ebedîdir.

— Yine ben bu evi hikmetimle süsledim. Hikmet sahibi olmam sayesinde tanziminde hep menfaatlere riayet ettim. O hâlde bu kâinat evinin maliki de nihayetsiz hikmet sahibi olmalıdır. Çünkü şu kâinat evinin her bir taşına binler hikmet yerleştirmiş.

İşte insan böyle kıyaslamalar yaparak Allahu Teâlâ’nın nihayetsiz olan isim ve sıfatlarını keşfeder ve işin sonunda hem kendini hem de evini Allah’a teslim ederek tevhidin hakikatine ulaşır.

Eğer denilse:

— Buna ne gerek var?

Buna gerek şundandır: Sonsuz olan ve her şeyi ihata eden bir şey bilinemez. Mesela biz güneşi biliyoruz çünkü başımızı kaldırdığımızda onu gökte asılı şekilde görüyoruz. Şimdi hayalen güneşi büyütün ve güneş bütün gökyüzünü kuşatsın. Her nereye baksanız orada güneş olsun; zerre miktar bir yer güneşin ihatasından hariç kalmasın…

— Bu durumda güneşi bilebilir miydik?

Hayır, bilemezdik. Çünkü güneşin bu durumda bir sınırı yoktur ki bilinsin. Bu meseleye şu misalle de bakabilirsiniz:

İki balık karşı karşıya gelmiş. Biri ihtiyar, diğeri daha yavru… Yavru olan sormuş:

— Ben denizi ararım, siz hiç onu gördünüz mü?

İhtiyar olan cevap vermiş:

— Ben de yıllardır onu ararım ama hâlâ bulamadım…

Balığın bütün ömrü denizde geçmesine rağmen denizden habersiz olması, denizin onu ihata etmesi sebebiyledir. Buna şiddet-i zuhur denir. Allahu Teâlâ da isim ve sıfatlarının şiddet-i zuhurundan dolayı bilinememekte ve bu isim ve sıfatların ihatasından dolayı kendisinden gaflet edilmektedir.

İşte insan kendisindeki “ene”yle ve malikiyet duygusuyla Allah’ın sınırsız ve her şeyi kuşatan isim ve sıfatlarına vehmî bir hat çizer. “Buraya kadar benim, bundan sonrası Allah’ındır.” der. Sonra kendi vehmî malikiyetiyle Cenab-ı Hakk’ın hakiki malikiyetini keşfeder ve Allah’ın isim ve sıfatlarını tanır. Bu keşfi bitirdikten sonra da vehmî malikiyetini yırtar atar; nefsini ve her şeyi yed-i kudrete teslim eder.

Bu mütalaayı daha önce yapmıştık. Şimdi üstüne biraz koyalım:

Ben bu “ene”yi vahid-i kıyas yaparak Cenab-ı Hakk’ın çok şuunatını keşfettim. Misal olsun diye bir kaçını zikredeyim:

Benim bir kızım var. (Allah onu hidayet üzere yaşatsın.) Kızım çocuk yaşta iken ona bazen çikolata gibi bir şeyler getirirdim. Eğer eve geldiğimde uyuyorsa getirdiğim şeyi saklar ve ona kendim vermek isterdim. Getirdiğim şeyi benden bilmesini ve aldıktan sonra da bana sarılıp “Babacım…” demesini isterdim.

Sonra “ene”nin bir tezahürü olan bu hâlimi bir vahid-i kıyas yaparak kendi kendime şöyle dedim:

— Çikolata gibi en küçük bir şeyin kendimden bilinmesini istiyor, teşekkürün bana yapılmasını arzu ediyor ve kızımın o hediyeyi başkasından bilmesine razı olmuyorum. Peki, şu kâinatın sahibi olan Allahû Teâlâ hiç nimetlerinin başkasından bilinmesine ve şükrün başkasına yapılmasına razı olur mu? Demek, şirkin Cenab-ı Hak katında bu kadar çirkin olmasının sebebi budur…

Bu tahlili yaptıktan -yani ene ile bir sıfat-ı İlahiyeyi keşfettikten sonra- kızıma getirdiğim şeyi de Allah’a teslim ediyor ve diyordum ki: Kızım sen de ben de bu hediye de Allah’ın mülküyüz. Başımın üzerinde Allah’ın rahmet elini gör ve bu hediyeyi benden değil, o elden al. Şükrü de bana değil, O’na yap…

Başka bir misal:

Annem (Allah ona rahmet etsin) yaptığı yemeğin takdir edilmesini çok sever, eğer kimse “Ne güzel olmuş, eline sağlık, maşallah…” demezse, kendi kendine “Hımm, ne güzel olmuş, elime sağlık.” derdi.

Ben “ene”yi vahid-i kıyas yaparak şöyle düşünürdüm:

— Annem yaptığı yemeğin ve işinin takdir edilmesini, “Maşallah, ne güzel olmuş…” denilmesini istiyor. Demek, işin sahibi, yaptığı işin takdirini arzu ediyor ve takdir hoşuna gidiyor. Aynen bunun gibi, Allahu Teâlâ da sanat eserlerine ve nimetlerine karşı bizden takdir ve istihsan istiyor. Nimetini ve sanatını takdir eden kullarını seviyor ve onlara daha çok ihsan etmek istiyor. Ve yine annem yemeğini beğenmeyenlere nasıl öfkeleniyorsa, Allahu Teâlâ da nimetini beğenmelere gazaplanmakta, sanatını tahkir edenlere -zatına layık bir şekilde- öfkelenmektedir…

Son bir misal daha verelim:

Arsa sahibi bir arkadaşım bir gün şöyle dedi: Yandaki arsanın sahibi villasını yaparken benim arsama girmiş. Hemen şikayetçi oldum. Bir metre bile girmesine izin vermem…

Onu dinlerken “ene”yi vahid-i kıyas yaparak şöyle düşündüm:

— Mülk sahibi, mülküne bir metre bile girilmesine müsaade etmiyor. Diyor ki: “Burası benim, kimse mülkümü gasbedemez…” İnsan mülkünün gasbına razı olmuyorsa, mülkün hakiki sahibi olan Allahu Teâlâ hiç mümkün müdür ki mülkünün esbaba ya da batıl mabutlara taksimine razı olsun? İnsan mülkün hakiki sahibi olmadığı, sadece emanetçi olduğu hâlde buna rıza göstermiyor. Peki, Allah buna hiç rıza gösterir mi? Ve mülkünü başkalarına taksim edenleri -yani şirk koşanları- hiç affeder mi?

Bu üç misal gibi, ben “ene”yi kullanarak Allah’ın çok isim ve sıfatlarını keşfettim, şuunatına pencereler açtım. Herhâlde “ene”nin bu yönü,  مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ  “Nefsini bilen, rabbini bilir.” hakikatine bakmaktadır. Çünkü insan “ene”yi kullanarak kendini tanısa, Allah’ın şuunatına çok pencereler açar, isim ve sıfatlarını yakinen kavrar.

Şu ifadenin izahı üzerinde de biraz duralım:

Üstadımız ene için bir santral” ifadesini kullandı. Bunun manası şudur:

Telefon santralleri iki kişi arasındaki konuşmayı sağlar. Bu santraller ilk üretildiklerinde manuel olarak (elle) çalışmaktaydı. Arama yapmak isteyen kişi önce operatöre bağlanıyor ve aramak istediği numarayı söylüyordu. Operatör de arayan kişi ile aranan kişi arasındaki bağlantıyı elle gerçekleştiriyordu. Bu ilk manuel santrallerin yerine günümüzde hat yönlendirmesini kendi gerçekleştiren otomatik telefon santralleri kullanılmaktadır.

Ene bu manada bir santraldir. Kişi ile Rabbi arasında santral vazifesi görmektedir. “Ene”nin keşfi ile bu santral çalışmaya başlar ve kişi ene üzerinden âdeta Rabbi ile konuşur ve Cenab-ı Hakk’ın hadisatın diliyle söylediklerini işitir. Ene bu manasıyla bir santral hükmündedir.

Üstad Hazretleri “ene”nin mahiyetini Otuzuncu Söz’de detaylı bir şekilde beyan etmiş. Dileyenler Otuzuncu Söz’ü okuyarak daha geniş malumat sahibi olabilirler. Biz dersimizi burada noktalayalım. Bu dersimizde şu cümlenin mütalaasını yaptık:

Dördüncü Kelam:  اَنَا  ile tabir edilen benlik yani kendisine bir vücud, bir kıymet vermektir ki bu ene, Cenab-ı Hakk’ın sıfatını, şuunatını bilmek için bir santral ve bir vahid-i kıyasîdir. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin