a
Ana SayfaKur'an'ın Tarifi6. Ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı.

6. Ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı.

Bu dersimizde Kur’an’ın tarifinin altıncı maddesini mütalaa edeceğiz:

Ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı… (İşârâtü’l-İ’caz)

Bu cümlenin mütalaasına şöyle bir misalle başlayalım:

Bilim adamları demir madeninin Dünya’da oluşmadığını söylemektedir. Çünkü demirin oluşabilmesi için bir sıcaklığa ihtiyaç vardır. İhtiyaç duyulan bu sıcaklık Dünya’da olmadığı gibi, Güneş’te de mevcut değildir. Bu durumda -ister istemez- demirin dünyada oluşmadığı ve başka bir gezegende oluşup dünyaya indirildiği kaziyesi kabul edilir.

Aynen bunun gibi, Kur’an’a bakıyoruz ki hiçbir beşer kelamına benzemiyor. İşte yazılan binlerce Arapça eser ortada… Lakin hiçbiri Kur’an’a benzemiyor. Hatta Kur’an kendini inkâr eden Arap dilinin dâhilerine meydan okumuş, “Benim bir suremin benzerini getirin.” demiş. Lakin hiçbiri -birbirlerine kuvvet vermelerine rağmen- Kur’an’ın bir suresine benzer getirememiş.

İşte bundan anlaşılıyor ki bu Kur’an âlem-i şehadetin lisanı değildir. Bunu bir beşer yazmamıştır. Eğer bir beşer yazsaydı, diğer beşer kelamlarına benzer ve taklidi mümkün olurdu. Lakin olmamış…

Şimdi, demiri oluşturacak sıcaklık dünyada olmadığı için dedik ki:

— Bu demir başka bir yerden gelmiştir.

Aynen bunun gibi, Kur’an’da bir beşer kelamına benzemediği ve hiçbir beşer Kur’an’ı taklit edemediği için diyoruz ki:

— Bu Kur’an âlem-i şehadetin lisanı değildir. Olsa olsa âlem-i gaybın lisanıdır.

Yine Kur’an eğer âlem-i şehadetin lisanı olsaydı -yani şu dünyadaki bir beşer yazsaydı- sadece âlem-i şehadete ait mesailden bahsederdi. Dünya ve içindeki eşyadan; Güneş’ten, Ay’dan ve diğer yıldızlardan; gezegenlerden, karadeliklerden ve bunlar gibi mesailden bahsederdi.

Lakin bu Kur’an öyle bir kitaptır ki içinde sadece âlem-i şehadetin değil, âlem-i gaybın da mesaili yazılmıştır. Arş’tan Kürsi’ye, Sidretü’l-münteha’dan Cennetü’l-Me’vâ’ya, mahşer meydanından cennet sofralarına, sırattan cehennem döşeklerine kadar, âlem-i gaybın her meselesi içinde yazılmıştır.

— Böyle bir kitabın âlem-i şehadetin lisanı olması mümkün müdür?

Hayır, değildir. Bu kitap olsa olsa âlem-i gaybın lisanıdır.

Şu noktaya da dikkat çekmek isteriz:

Kur’an’ın âlem-i gaybın lisanı olmasını, Allahu Teâlâ sanki âlem-i gaybta bir yerde de oradan Kur’an’ı vahyetmiş şeklinde anlamamalıyız. Çünkü Allahu Teâlâ ne âlem-i gaybtadır ne de âlem-i şehadette; Allahu Teâlâ mekândan münezzehtir. Zatıyla hiçbir yerde olmadığı hâlde, isim ve sıfatlarıyla her yerde hâzır ve nâzırdır.

İnsan bilmediği hakikatleri bildiklerine kıyas ederek anlar; en azından anlamaya çalışır. Mesela cenneti tefekkür ederken, dünyadaki güzel mekânlara kıyas ederek tefekkür eder. Yine cehennemi tefekkür ederken, dünya ateşine kıyas ederek tefekkür eder. Belki de aralarında hiçbir benzerlik yok. Ancak tefekkürün bundan başka bir yolu da yok…

İnsanın önünde Allahu Teâlâ hakkında kabul etmesi gereken iki hakikat vardır ki bunların ne misli vardır ne de misali… Bunlar zaman ve mekândan münezzeh olmaktır. Zaman ve mekânla kayıtlı olan insanın zaman ve mekândan münezzeh oluşu anlayabilmesi mümkün değildir. Hatta bırakın anlamayı, yanına yaklaşması bile mümkün değildir.

— Peki, anlaması ve idrak etmesi gerekir mi?

Asla gerekemez. Tek gereken iman edip tasdik etmektir. İnsan Allahu Teâlâ’nın zamandan ve mekândan münezzeh olduğuna iman eder, tasdik eder. Ancak bu vasıfların künhüne ulaşamaz. Zaten iman da bu değil midir?

Madem söz buraya geldi; Allah’ın mekândan münezzeh oluşuyla ilgili bir delili sunmak da bize vacip oldu. Bu hakikati akla şöyle yaklaştırabiliriz.

Size sorsam:

— Allah ezelî midir?

Elbette cevap olarak dersiniz ki:

— Evet, Allah ezelîdir. Yani sonradan var olmamış; başkası tarafından yaratılmamış; bizatihi kaimdir.

Şimdi şöyle sorsam:

— Peki, madde ezelî midir?

Buna da cevap olarak dersiniz ki:

— Hayır, madde ezelî değildir. Madde Allah tarafından yaratılmış ve sonradan var olmuştur.

Buraya kadar iki meselede hemfikiriz:

1. Allah’ın ezelî olduğu.

2. Maddenin ezelî olmayıp sonradan var olduğu.

Şimdi size en önemli soruyu soruyorum:

— Allah ezelî, madde ise ezelî olmadığına göre, Allah ezelde neredeydi?

Cevabınız ne olacak? Ya diyeceksiniz ki:

— Allah mekândan münezzehtir. Zatıyla hiç bir mekânda olmadığı hâlde, isim ve sıfatlarıyla her yerdedir.

Ya böyle diyecek ve Allah’ın mekândan münezzeh olduğunu kabul edeceksiniz. Ya da Allah’a bir mekân isnat edeceksiniz. Ancak bunu yaptığınızda o mekânın da ezelî olduğunu kabul etmek zorunda kalırsınız. Çünkü ezelî olan bir zat sonradan var olan bir mekânla kaim olamaz. Ezelî zat ya mekândan münezzeh olmalı ya da o mekân ve madde ezelî olmalı. Bunun başka bir yolu yoktur!

Bu dersimizde ilk önce Kur’an’ın “âlem-i gaybın lisanı” olması üzerine konuştuk. Sonra yanlış bir anlamaya mahal vermemek için, Allah’ın âlem-i gaybta olmadığını çünkü mekândan münezzeh olduğunu izah ettik. Dersimizi de bu şekilde tamamladık.

Şimdi, mütalaasını yaptığımız cümleyi bir daha okuyalım:

Ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı… (İşârâtü’l-İ’caz)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin