a
Ana SayfaKatre8. Allah’tan başka hak bir Allah’ın bulunmadığını kalben tasdik ve lisanen ikrar ettiğime…

8. Allah’tan başka hak bir Allah’ın bulunmadığını kalben tasdik ve lisanen ikrar ettiğime…

Katre mütalaasına kaldığımız yerden devam ediyoruz:

BİRİNCİ BAB

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ  beyanındadır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَلٖينَ مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ

Allah’tan başka hak bir Allah’ın bulunmadığını kalben tasdik ve lisanen ikrar ettiğime, bütün gören ve görünen eşyayı şahit gösteriyorum. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

Üstadımızın bu ifadesi ihtilaflı bir meseleyi aklıma getirdi. Sizinle de paylaşmak isterim. Mesele şu:

— İmanın kabulü için kalbin tasdikinden sonra dilin ikrarı da gerekli midir? Yani bir kimse kalbiyle tasdik ettiği hâlde diliyle ikrar etmese mümin midir?

İmam Eşarî ve ona tabi olanlara göre, kalbin tasdiki yeterli olup dilin ikrarı lazım değildir. Yani Eşarî mezhebine göre, kalp ile tasdik ettiği hâlde dil ile ikrar etmeyenler mümindir ve ahirette mümin olarak muamele göreceklerdir. İmam Eşarî bu hususta şöyle der:

— Dil ile ikrar kalpteki imanın bilinmesi içindir. Allah ise kalpleri en iyi bilendir. Dolayısıyla bir kimse kalbiyle tasdik ettikten sonra diliyle ikrar etmese yine mümindir ve öyle muamele görür.

Hanefi mezhebine göre ise imamın iki rüknü vardır: Kalp ile tasdik ve dil ile ikrar. Dil ile ikrar ettiği hâlde kalp ile tasdik etmeyenler münafık olduğu gibi, kalp ile tasdik ettiği hâlde dil ile ikrar etmeyenler de kâfirdir.

Üstad Hazretleri, “Allah’tan başka hak bir Allah’ın bulunmadığını kalben tasdik ve lisanen ikrar ettiğime…” buyurdu. Demek, Üstad Hazretlerine göre de iman kalbin tasdiki ve dilin ikrarından oluşmaktadır.

Sonra Üstadımız şöyle dedi: Bütün gören ve görünen eşyayı şahit gösteriyorum.

Gören eşya: Melekler, ruhaniler ve cinlerdir. Yine bu satırları okuyan bütün insanlar da “gören” kısmına dâhildir. Görünen eşya ise şu göz önündeki mevcudattır. Üstad Hazretleri onları dahi imanına şahit tutmuştur. Zira Cenab-ı Hak dilerse camid mevcudatı dahi konuşturur ve onları da kişinin imanına şahit yapar.

Üstadımız şöyle devam ediyor:

Öyle bir Allah ki vücub-u vücuduna ve Vahid, Ehad, Ferd, Samed olduğuna Hazreti Muhammed (a.s.m.) bir şahid-i sadık ve bir burhan-ı nâtıktır. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

Bir cümleyi mütalaa etmek için önce ihata etmek gerekir. Şimdi, soru ve cevaplarla mezkûr cümleyi ihata edelim:

— Allah’ı tarif et.

Allah Vacibu’l-vücud’dur, Vahid’dir, Ehad’dır, Ferd’dir, Samed’dir.

— Allah’ın vücub-u vücuduna ve Vahid, Ehad, Ferd, Samed olduğuna delinin nedir?

Hazreti Muhammed (a.s.m.) delilimdir.

— Hazreti Muhammed (a.s.m.) kimdir?

Hazreti Muhammed (a.s.m.) Allah’ın vücub-u vücuduna ve Vahid, Ehad, Ferd, Samed olduğuna bir şahid-i sadık ve bir burhan-ı nâtıktır.

Şimdi de cümleyi anladığımız şekliyle ifade etmeye çalışalım:

— Hz. Muhammed (a.s.m.) Allah’ın vücub-u vücuduna ve aynı zamanda Vahid, Ehad, Ferd ve Samed olduğuna delildir. Bu meselede bir şahid-i sadık ve bir burhan-ı nâtıktır.

Mütalaanın birinci basamağını geçtik: Cümleyi parçaladık, bir orasından bir burasından bakıp ihata ettik ve anladığımızı ifade ettik. Artık mütalaaya geçebiliriz:

İlk önce “vücub-u vücud” kavramı üzerinde duralım:

“Vücub-u vücud” demek, “varlığının vacip olması” demektir. Varlığı vacip olana da “vacibu’l-vücud” denir. Biz meseleyi “vacibu’l-vücud” üzerinden izah edelim:

Yokluğu da bir vücut mertebesi kabul ettiğimizde vücut mertebeleri üçe ayrılır:

1. Vacibu’l-vücud: Varlığı lazım ve vacip olan.

2. Mümkünü’l-vücud: Varlığı ve yokluğu eşit olan.

3. Mümteni: Varlığı imkânsız olan.

Bir kitabı düşündüğümüzde, bu kitabın kendisi mümkünü’l-vücuttur. Varlığı ve yokluğu müsavidir. Var olabilmesi için bir irade sahibinin tercihine ihtiyacı vardır. Bir kâtip varlığını yokluğuna tercih ettiğinde var olur, onu yırttığında yok olur.

Kitabın varlık mertebesi mümkünü’l-vücut iken, kâtibinin varlık mertebesi -mecazi anlamda- vacibu’l-vücuttur. Kâtip olmadan kitabın varlığı izah edilemez.

Mümteni ise kitabın kâtipsiz olmasıdır.

Bir misalle daha meseleyi pekiştirelim:

Bir masayı düşünsek, masanın varlığı mümkünü’l-vücuttur. Ustasının varlığı -mecazi anlamda- vacibu’l-vücuttur. Masanın ustasız olması ise mümtenidir.

Şu kâinatı esas aldığımızda, kâinatın ve içindeki her bir eşyanın vücud mertebesi mümkünü’l-vücuttur. Olabilirdi veya olmayabilirdi, olması tercih edildi ve oldu. Varlığı için başka bir sebebe muhtaç. Kendi kendine var olamıyor. Bu sebeple, kâinat mümkünü’l-vucuttur.

Her mümkünü’l-vücud bir vacibu’l-vücudu iktiza eder. İşte Allah vacibu’l-vücuttur. Kâinatın varlığını yokluğuna tercih etmiş ve içindeki eşyayla birlikte âlemi halk etmiştir.

Şu âlemin yaratıcısının olmaması ise mümtenidir.

Mevcudat vücuduyla, Vacibü’l-Vücud’un vücub-u vücuduna şehadet eder. Yani mümkünü’l-vücud olan varlıklar, varlıklarının yokluklarına tercih edilip yoktan yaratılmalarıyla ve daha bir çok cihetle, vacibü’l-vücud olan Allah’ın vücub-u vücuduna yani varlığının vacip olduğuna şehadet eder.

Peygamberimiz (a.s.m.) da Allah’ın vücub-u vücuduna bir şahid-i sadık ve bir burhan-ı nâtıktır.

— Başka neye şahit ve burhandır?

Allah’ın Vahid, Ehad, Ferd, Samed olduğuna da şahit ve burhandır. Bütün bunlara kâinat şahit olduğu gibi, Peygamberimiz (a.s.m.) da şahit ve burhandır.

Peygamberimiz (a.s.m.) bir “şahid-i sadık”tır. Ondan daha sadık, daha doğru sözlü bir insan yoktur. Bütün hayatı bu sadakatine şahittir. Değil dost, düşman dahi onun sadakatini ve doğru sözlülüğünü kabul etmiştir. İşte böyle sadık bir zat mezkûr hakikatlere şahit olmuştur. Artık onun sözünden ve haber verdiği hakikatlerden şüphe edilir mi?

Peygamberimiz (a.s.m.)’ın “burhan-ı nâtık” olmasının manası da şudur:

Burhan delil demektir. Burhan-ı nâtık “konuşan delil” demektir. Şu âlemdeki her bir mahluk Allah’ın vücub-u vücüduna ve Vahid, Ehad, Ferd, Samed olduğuna bir delildir. Lakin hepsi lisan-ı hâl ile konuşur. Efendimiz (a.s.m.) ise sadece lisan-ı hâl ile değil, aynı zamanda lisan-ı kâl ile de bu hakikatleri ilan ve ispat etmiştir. Bu sebeple de burhan-ı nâtık -konuşan bir delil- olmuştur.

Mütalaamızı burada tamamlayalım. Önce cümleyi evirdik, çevirdik, parçaladık ve iyice ihata ettik, sonra da cümledeki noktalar üzerinde durduk.

— Peki, iş bitti mi?

Hayır. Şimdi biraz da gözünüzü kapatıp bu hakikatleri tefekkür edin. Kalbe, akla, ruha ve latifelere iyice yedirin.

Derse tam noktayı koyacaktım lakin gönlümden bir tefekkür örneği yapmak geldi. Belki size de bir numune olur diye başlıyorum:

Şeytanı karşıma aldım. Onunla konuşuyorum:

Şeytan der:

— Gözünü kapamış ne yapıyorsun böyle? Deli mi oldun divane mi?

Fakir:

— Yoo, ne deliyim, ne de divane… Allah’ın vücub-u vücudunu ve Vahid, Ehad, Ferd, Samed olduğunu düşünüyorum.

Şeytan:

— Bunlara delilin var mıdır?

Fakir:

— Delilim hadsizdir. Bütün kâinat baştan sona delildir.

Şeytan:

— Tekini söyle de duyalım.

Fakir:

— Hz. Muhammed (a.s.m.)’dır. O bu hakikate şahid-i sadık ve burhan-ı nâtıktır. Eğer kâinatın şehadetini duyamıyorsan kulağı ona ver, onu dinle.

Şeytan:

— Peki, ben onun peygamber olduğunu ve doğru söylediğini nereden bileyim?

Münazaranın devamını sizlerin tefekkürüne havale ediyorum…

Bu dersimizde şu bölümün mütalaasını yaptık:

Allah’tan başka hak bir Allah’ın bulunmadığını kalben tasdik ve lisanen ikrar ettiğime, bütün gören ve görünen eşyayı şahit gösteriyorum. Öyle bir Allah ki vücub-u vücuduna ve Vahid, Ehad, Ferd, Samed olduğuna Hazreti Muhammed (a.s.m.) bir şahid-i sadık ve bir burhan-ı nâtıktır. (Mesnevi-i Nuriye, Katre)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin