8. Kâfir ebedi azabı niçin hak eder? (1)

Eserimizin Sekizinci Dersindeyiz. Bu dersimizde şu sorunun cevabını vereceğiz:

– Kâfir kısa bir süre dünyada kalır ve bu süre zarfında günah işler. Kısa bir zamanda işlenen günahlara ebedi ceza vermek adalet ve hikmete uygun mudur?

Bu sorunun aklımıza gelme sebebi, kâfirin işlediği cinayetleri bilmememizdir. Evet, kâfir kısa bir süre yaşar, ama bu kısa sürede nihayetsiz cinayetler işler. Nihayetsiz cinayetlerin cezası, nihayetsiz azaptır.

Eserimizin bundan sonraki derslerinde, bu cinayetleri izah edecek ve her derste bir cinayeti işleyeceğiz. Konu çok önemli olduğundan, her cinayete dair bir video hazırladık. Bu sayede konuyu daha iyi anlayabileceksiniz.

Bu derste, kâfirin Birinci Cinayetini anlatacağız.

Birinci Cinayeti, mahlukatın Allah’ın varlığına dair yaptıkları şehadeti tekzip etmesi ve mahlukatı yalancılıkla itham etmesidir.

Evet her bir varlık, atomlardan tutun galaksilere kadar her bir mevcud, kendine mahsus bir lisanla, Allah’ın varlığına ve birliğine şahitlik yapar. Kâfir küfrüyle, bu şehadeti inkar edip, her bir varlığı yalancılıkla itham eder. Ve bunu hayatının her dakikasında yapar. Allah da mahlukatının hakkını kâfirden alır. Birisi size yalancı dese, ondan şikayet eder ve hakkınızın alınmasını istersiniz. Mahlukat da aynı şeyi yapıyor; haklarının alınmasını istiyor…

Şimdi bu konudaki videomuzu seyredelim ve meseleyi daha iyi anlayalım.

– Kâfir neden cehennemde ebedi olarak kalacak?
– Allah’ın sonsuz rahmeti kâfirin ebedi cehennemde kalmasına nasıl müsaade ediyor?

Aslında cevap çok basit: Kâfir küfrüyle sonsuz cinayetler ve suçlar işlemekte ve bunun neticesi olarak sonsuz bir hapse çarptırılmaktadır. Bizler ebedi cehenneme girecek olan kâfirin işlemiş olduğu suçları teker teker işleyeceğiz ta ki kısa bir ömürde yapmış olduğu zulüm ve cinayetler anlaşılsın, “Allah’ın sonsuz rahmeti kâfirin ebedi cehennemde kalmasına nasıl müsaade ediyor?” sorusunun cevabı tüm açıklığıyla ortaya çıksın.

Birinci Cinayet:

Mahlûkatın Allah’ın varlığına dair yaptıkları şehadeti inkâr ederek tüm mahlûkatı yalancılıkla itham etmesidir.

Şu âlemde gördüğümüz her bir varlık Allah’ın varlığına ve birliğine şehadet etmektedir. Allah’ı inkâr eden bir kâfir, varlıkların bu şehadetlerini yalanlayarak öyle büyük bir cinayet işler ki affı mümkün olmadığı gibi ebedi bir hapse mahkûm edilmesi tam bir adalet ve hikmettir.

Bizler bu dersimizde önce mahlûkatın yaptıkları bu şehadeti dinleyelim. Ta ki inkâr ile onları yalanlamanın o mahlûkların hukukuna nasıl bir tecavüz olduğunu daha iyi anlayalım.

Şu âlemde her bir varlık ya lisan-ı hâl ile ya da lisan-ı kal ile Allah’ın varlığını ve birliğini ilan etmektedir. Varlıkların lisan-ı hâl ve lisan-ı kal olmak üzere iki türlü konuşma şekli vardır. Lisan-ı hâl; haliye konuşmaktır. Yani haliyle muhataba bir şey anlatmaktır. Lisan-ı kal ise sözle konuşmaktır.

Tüm varlıklar lisan-ı hâl ile Allah’ın varlığını ve birliğini ilan edip şehadet ettikleri gibi, lisan-ı kal dediğimiz sözleriyle de şehadet etmektedirler. Biz bu varlıklardan bir kısmının şehadetlerini anlayabiliyoruz. İnsan taifesinden mümin ve muvahhid kulların şehadetleri gibi. Onlar Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ettiklerini açık bir şekilde ifade edip şehadet etmektedirler. Yine bu varlıklardan bir kısmının şehadetlerini anlamayabiliriz. Ama Kur’an’ın haber vermesi ile iman ediyoruz ki onlar da kendilerine mahsus bir dil ile konuşur ve zikrederler. Sahiplerini tanıyıp onun varlığına ve birliğine şehadet ederler.

“Dağları biz onun emrine (Davut) verdik ki, akşam sabah onunla birlikte tesbih ederlerdi…” (Sebe, 34/10)

“Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmektedir. O aziz ve hâkimdir…” (Hadid, 57/1)

“Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız.” (İsrâ, 17/44).

Varlıkların Lisan-ı hâl ile Yaptıkları Şehadet

Allah insanı akıl ve şuur sahibi olarak yaratmış ve varlıkları da hikmetle yazılmış bir kitap, bir mektup gibi yaratıp varlığına ve birliğine şahit tutmuştur. Akıl ve şuur sahibi olan bizlerden de bu hikmetle yazılmış kitapları okumayı, onları tefekkür etmeyi istemiştir.

O varlıklar, duymasını bilenler için Allah’ın varlığını ve birliğini onlarca dil ile ilan etmektedir.  Şimdi bir çiçeğin lisan-ı hâl ile yaptığı şehadeti dinleyelim;

  1. Ey insan bana bak. Bir kâğıda çizilen bir çiçek bile onu çizen ressamın varlığını ispat etsin de benim gibi hakiki, hayattar, sanatlı gerçek çiçekler sahipsiz olsun. Benim de bir sahibim var.
  2. Benim varlığıma sebep olan tohuma, toprağa, havaya, suya, güneşe bak, bir de bana bak. Hiçbirinin hayatı yok. O hayatsız sebepler nasıl bana usta olabilir; nasıl beni icat edebilir?
  3. Hem benim var olmam için sahibimin hayat sahibi olması da yeterli değil. İlmi olmalı, öyle bir ilim ki hem benim hem diğer çiçeklerin programını bildiği gibi ben şu âlem sayfasında yazılmışım, şu âlemi de bilmeli. Böyle bir ilmi hangi sebebe vererek benim varlığımı izah edeceksin?
  4. Ey insan bilirsin ki kudreti olmayan iş göremez. Peki, benim varlığım için lazım olan güneşi çevirecek, yağmuru yağdıracak, topraktaki elementlere hükmedecek, hava sayfasını benim var olacağım tarzda icat edecek kudretin sahibi kimdir?
  5. Hem bana dikkatle bak benim varlığım, şeklim, kokum, kısacası her şeyim bir iradenin bir tercihin neticesi değil mi? Var olmamı, olmamaya, şeklimi başka bir şekle, kokumu başka bir kokuya tercih eden iradeyi gör. Bana sahiplik iddia edecek hangi sebep bu iradeye maliktir?
  6. Hem şu süslenmiş şeklime ve suretime bak ve gör. Üzerindeki elbiseyi dahi sanatkâr bir terzinin maharetine veren sen nasıl olur da sanki bir kalıptan çıkmış gibi, intizamlı suretimi ve mükemmel elbisemin sahibini görmezsin. Hayatı olmayan sebepleri bir kenara koy, acaba tüm terziler bir araya gelse bana şu sureti verip şu elbiseyi dikebilirler mi?
  7. Hem dalıma, yaprağıma, tohumuma, şeklime bak, ben yeryüzü sayfasında icat edilen diğer çiçeklere benziyorum ve sistemimiz aynı. Demek beni yaratan kim ise onları da yaratan odur.
  8. Hem aynı cinsteki çiçeklere rengim, şeklim benzese de bizler birbirimizin aynı değiliz ve farklıyız. Tohum, dal, yaprak, gibi esas azalarımızda birbirimize benzesek de şekillerimiz farklıdır. Beni milyonlarca çiçek kardeşime benzetmemek için tüm çiçekleri bilmek lazımdır. Demek beni yaratan ancak yeryüzündeki tüm çiçekleri yaratandır.
  9. Hem sen bilirsin ki tarla kimin ise mahsul onundur. Zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getiren kim ise, benim gibi milyarlarca mahlûku burada ekip biçen de aynı zattır. Ben şu yeryüzü tarlasının bir mahsulüyüm. Demek sahibim bu yeryüzünün sahibidir.
  10. Sadece yeryüzüyle alakam yok, gökyüzünde gördüğün o güneş benim varlığım için en büyük sebeptir. Demek beni kim yarattıysa güneşi dahi o yaratmıştır. Güneşi kim yarattıysa elbette güneş sistemindeki gezegenleri ve galaksileri de o yaratmıştır. Kısacası benim sahibim kâinatın sahibidir.

“Evet, göklerde ve yerde olan her şey Allah’ı tesbih eder.” (Haşir, 59/24)

Bu çiçek gibi tüm mahlûklar zerrelerden tutun güneşlere kadar her biri Allah’ı birçok dil ile tespih edip Allah’ın varlığını ve birliğini tüm âleme haykırırcasına ilan etmektedir. Kâfir ise Allah’ı inkâr etmekle kâinattaki tüm bu şahitlerin şehadetini yalanlamış ve kâinat kadar büyük ve içindeki mahlûkat kadar çok tecavüzler ve cinayetler işlemiştir.

Şimdi şöyle bir düşünelim. Kâfir kısa bir hayat sürse de o kısacık hayatına göre değil sadece küfür ile geçirdiği bir dakikayı nazara alalım. İşlemiş olduğu cinayetin büyüklüğünü hesaplamak yine mümkün değildir. Zira şahitler o kadar çoktur ki. Zerrelerden güneşlere, hayvanlardan nebatata, insanlardan meleklere, geçmişten şu ana kadar varlık âlemine çıkmış tüm mahlûkları yalanlamak aklın ihata edemediği bir zulümdür.

Kâfirin bu konuda hiçbir itirazı geçerli değildir. Zira kendisine akıl, şuur ve irade verilmiş. Ve varlıklar bir kitap gibi tevhid mühürleriyle onun göreceği ve okuyacağı tarzda nazarına arz edilmiştir.

“Benim yalanlamam ona ne zarar verir ki?..” diyen bir kâfire biz de diyoruz ki; “Sen doğru bildiğin ve doğru olduğun bir meselede yalanlansan kalben istersin ki doğrular ortaya çıksın ve sana yalancı diyenlerden hesap sorulsun. İşte senin ruhunun kabul etmediği ve seni yalanlayanlara karşı hissettiğin öfkeyi tüm mahlûkat da sana karşı hissediyor. Çünkü tüm varlıklar Allah’ın mahlûku olmak ile şeref buluyor ve bir kıymet kazanıyor. Onları yalanladığında tüm varlıkların hukukuna ilişiyor ve tecavüz ediyorsun.”

“Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.” (Duhan, 44/29)

 “Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler.” (Yûsuf, 12/105)

Kâfirin ebedi bir ceza ile cezalandırılmasını Allah’ın hikmet, rahmet ve adaletine uygun görmeyenlere sesleniyoruz:

– Cezanın büyüklüğü suçun büyüklüğü nispetinde olduğu gibi, cezanın sonsuzluğu da suçun sonsuzluğu nispetindedir. Hadsiz lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir zatı inkâr ettiğin gibi Onun varlığını âleme ilan eden ve “ayetlerim” dediği o sonsuz şahitleri yalanlamak elbette kendini sonsuz bir cezaya mahkûm etmektir.

– Her bir varlık Allah’ı zikredip onun varlığına şahitlik edecek. Ama kâfir tek bir sözüyle tüm bu şehadetleri yalanlayacak. Peki, hukukuna tecavüz edilen ve yalanlanan bu varlıkların hakkı ne olacak? Allah’ın hikmet, rahmet ve adaleti buna nasıl müsaade edecek? Etmemiş ve etmeyecektir. Onu ebedi kalmak üzere cehennem denen hapishanesinde hapsetmek hikmetin, adaletin ta kendisi olduğu gibi, yalanlanan mahlûkatının hukukunu muhafaza cihetinde rahmetinin de gereğidir.

– Bu âlemde onu zikreden ve şahit olan o varlıklar bu yalanlamanın neticesinde o kâfirden haklarını istemeyecekler midir? Hak isteyen varlıkların çokluğu nazara alındığında ebedi bir ceza ile cezalandırılması elbette adaletin ta kendisidir.

– Hiçbir sultan yoktur ki kendisini tanımayan, saltanatını kabul etmeyen ve onu tanıyıp itaat edenleri yalanlayan, halkından asi bir adamı saltanatının izzetini ve halkının hukukunu muhafaza etmek için ona layık olduğu cezayı vermesin. Elbette şu kâinatın sultanı olan Allah da kendisini tanımayan, saltanatını inkâr eden ve mahlûkatını yalancılıkla itham eden o kâfirden saltanatının izzetini ve mahlûkatının hukukunu muhafaza etmek için ona layık olduğu ebedi cezayı verecektir ve vermesi ise adalet ve hikmetinin gereğidir.

Bu dersimizde kâfirin Birinci Cinayetini işledik. Birinci Cinayeti, mahlukatın Allah’ın varlığına dair yaptıkları şehadeti tekzip etmesi ve mahlukatı yalancılıkla itham etmesidir. Bir sonraki derste, kâfirin İkinci Cinayetini işleyeceğiz. O derste görüşünceye kadar Allah’a emanet olun.

(6 kez ziyaret edildi, Bugün 1 ziyaret)

İlgili Videolar

Playlists Have This Video

Yorum yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir