a
Ana SayfaKur'an'ın Tarifi7. Ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen…

7. Ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen…

Bu dersimizde Kur’an’ın tarifinin yedinci maddesini mütalaa edeceğiz:

Ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye ve hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi… (İşârâtü’l-İ’caz)

(İltifatat: İltifatlar / İltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye: Rahman’a ait (Rahman olan Allah’a ait) ebedî iltifatlar / Hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniye: Sübhan’a ait (Sübhan olan Allah’a ait) ezelî hitaplar)

Kur’an’ın âlem-i gayb cihetinden gelmesini önceki derste izah etmiştik. Makam münasebetiyle kısaca tekrar edelim:

Cenab-ı Hak ne âlem-i şehadettedir ne de âlem-i gaybtadır. Allahu Teâlâ mekândan münezzehtir; âlem-i şehadeti ve âlem-i gaybı yaratandır.

Dolayısıyla Kur’an’ın âlem-i gayb cihetinden gelmesini, -hâşâ- Allah orada bulunuyor da oradan vahyetmiş şeklinde anlamamalıyız. Bu ifadeyi şu manalarda anlayabiliriz:

1. Kur’an’ı Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’a getiren Hz. Cebrail’dir. Cenab-ı Hak Hz. Cebrail’e vahyetmiş; o da kendisine vahyolunan ayet-i kerimeleri Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’a getirmiştir. Hz. Cebrail gayb âlemlerinden bir âlemde olduğuna göre, Kur’an’ın âlem-i gayb cihetinden geldiği söylenebilir.

2. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) vahyin uzun zaman gelmediği dönemlerde başını semaya kaldırır ve vahiy beklerdi. Bu sahneyi anlatan bir ayet-i kerime şöyledir:

قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَا   Yüzünün göğe çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz. Artık seni hoşnut olacağın bir kıbleye elbette döndüreceğiz. (Bakara 144)

Peygamberimiz (a.s.m.) Mescid-i Aksa’ya doğru namaz kılıyor ve kıblenin Mescid-i Haram olmasını çok arzu ediyordu. Bunun için de vahiy bekliyor ve başını sık sık semaya kaldırıp Hz. Cebrail’i gözlüyordu. Peygamberimizin bu hâli üzerine mezkûr ayet-i kerime nazil olmuş ve Mescid-i Haram kıble yapılmıştır.

Peygamberimiz (a.s.m.) vahyin gelmesini gökten bekliyor ve başını kaldırıp Hz. Cebrail’i gözlüyordu. Göklerin ötesi âlem-i gayb olması hasebiyle Kur’an’ın âlem-i gayb cihetinden geldiği söylenebilir.

3. Kur’an’ın âlem-i gayb cihetinden gelmesi mecaz olarak da kabul edilebilir. Bu durumda, Allah’ın âlem-i gaybta olmasından murad Allah’ın saltanatıdır. Her ne kadar Allah’ın saltanatı yeryüzünde gözükse de yeryüzü o saltanatın haşmetini hakkıyla gösterebilecek kabiliyette değildir. Bu sebeple, saltanat-ı İlahiyenin mazharı olarak gökler ve âlem-i gayb gösterilmiştir. Buna göre, Üstadımızın mezkûr ifadesinin manası şöyle olur: Kur’an, saltanatı göklerde ve âlem-i gaybta olan Allah tarafından vahyedilmiş, dolayısıyla âlem-i gayb cihetinden gelmiştir.

Üstad Hazretlerinin bütün bu manaları kastetmiş olması lazım değildir. Bizler kelam üzerinde mütalaa yapıyoruz. Olması muhtemel manaları konuşuyoruz. Bu konuşmalar ve tefekkürler bir ibadet hükmündedir. İllaki isabet etme şartı da yoktur.

Üstadımız Kur’an’ı “iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye” ve “hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi” olmakla vasfetti. İlk önce “ebedî” ve “ezelî” kavramları üzerinde duralım. Önceki derslerde izahını yaptığımız iki meseleyi makam münasebetiyle bir daha izah edelim:

Kur’an’ın “ezelî” kelimesiyle sıfatlanması itikadi bir tartışmaya noktayı koymak içindir. Bu itikadi tartışma şudur:

Ehl-i sünnet itikadına göre, Kur’an Allah’ın ezelî kelamıdır ve mahluk değildir. Mutezile ise Kur’an’ın hem lafzının hem de manasının mahluk olduğunu söylemektedir. Üstadımız Kur’an hakkında “hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniye” diyerek, Kur’an’ın mahluk olmadığını, Allah’ın ezelî kelamı olduğunu söylüyor ve Mutezile’ye bir reddiye yapıyor. Ehl-i sünnet âlimleri Kur’an’ın ezelî kelam olmasıyla ilgili birçok deliller sunmuş ve Mutezile’nin fikrini çürütmüştür. Meselenin delillerini ilgili kitaplara havale ediyoruz.

Üstadımız “iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye” diyerek, Kur’an’ı ebedî kelam olmakla vasfetti. Kur’an’ın “ebedî” olmakla vasfedilmesi şu hadis-i şerifin manasına bir atıftır:

إِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ   Şüphesiz ki cennet ehli   يَدْخُلُونَ كُلَّ يَوْمٍ مَرَّتَيْنِ عَلَى الْجَبَّارِ تَعَالَى   günde iki kere Cebbar (olan Allah’ın huzuruna) girer.   فَيَقْرَأُ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنَ   Allahû Teâlâ onlara Kur’an okur.   فَاِذَا سَمِعُوهُ مِنْهُ   Onlar Kur’an’ı Allahû Teâlâ’dan duyduklarında,   كَأَنَّهُمْ لَمْ يَسْمَعُوهُ قَبْلَ  sanki onu daha önce hiç duymamış gibi dinlerler. (Aliyyü’l-Müttekî, Kenzü’l-Ummal, IV, 39325)

Kur’an-ı Kerim ebed memleketi olan cennette Allah tarafından okunacağı için “ebedî” olmakla vasfedilmiştir. Demek, Kur’an Allah’ın hem ezelî hem de ebedî kelamıdır.

Şu noktayı da hatırlatalım: Allah’ın kelamı sesten, harften, mahreçten münezzeh bir kelamdır. Bizler bu sıfatın varlığına iman eder ancak mahiyetini kavrayamayız. Dolayısıyla Allah’ın kelam sıfatını veya Kur’an okumasını beşerin konuşmasına asla benzetmemeli ve işin bu cihetiyle meşgul olmamalıyız.

Bizim itikadımız şudur: Allah kelam sıfatıyla muttasıftır. Çünkü konuşmamak bir kusurdur ki Allahu Teâlâ bütün kusurlardan münezzehtir. Allahu Teâlâ zatına layık bir şekilde konuşur. Ancak bu konuşması beşerin konuşmasına benzemez. Biz bu sıfatın varlığına iman eder, künhünü ve mahiyetini ise asla kavrayamayız. Allah’ın konuştuğunu bilir, nasıl konuştuğunu bilmeyiz. Zaten her şeyi bilmekle de mükellef değiliz.

— Sınırlı ve mahluk olan insan, sınırsız ve Hâlık olan Allah’ın her sıfatını nasıl anlayabilir?

— Bu sıfatları nasıl ihata edebilir?

— Ve künhüne nasıl vakıf olabilir?

Elbette anlayamaz, ihata edemez ve künhüne vakıf olamaz. İnsana düşen imandır ve tasdiktir.

Kur’an’ın âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelmesini mütalaa ettik. Yine Kur’an’ın Allah’ın ezelî ve ebedî kelamı olması üzerine de konuştuk. Biraz da şu noktalar üzerinde duralım:

Üstadımız Kur’an’ı iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye ve hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi olmakla vasfetti; vasfederken de Allah’ın Rahman ve Sübhan isimlerini kullandı. Bu isimlerin kullanılmasının hikmeti şudur:

Rahman “rızık veren” manasındadır. Bu rızık maddi olabileceği gibi, manevi de olabilir. Kur’an manevi bir rızıktır ve Kur’an’ın nüzulü Allah’ın Rahman isminin bir tecellisi ve bu ismin bir neticesidir.

Sübhan ise kusurdan münezzeh olmak demektir. Cenab-ı Hak zatı itibariyle Sübhan olduğu gibi, kelamı cihetiyle de Sübhan’dır. Kelamında bir eksiklik, bir kusur ve hata yoktur. Kur’an bu manaya şu ayetiyle işaret eder:

اَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فيهِ اخْتِلاَفًا كَثيرًا   Onlar hâlâ Kur’an’ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasının katından olsaydı, şüphesiz içinde birçok ihtilaflar bulacaklardı. (Nisa 82)

Kur’an’da hiçbir ihtilaf, hiçbir çelişki, hiçbir hata ve kusur yoktur. Bu cihetle de Sübhan olan Zatın kelamıdır ve hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesidir.

Biraz da şu noktalar üzerine konuşalım:

Üstadımız “iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye” diyerek:

1. Kur’an’ın Rahman olan Allah’ın kelamı olduğunu,

2. Rahman isminin bir tecellisi olduğunu,

3. Ebedî bir kelam olduğunu,

4. İçinde beşere ait çok iltifatlar bulunduğunu beyan etti.

Biz ilk üç maddeyi mütalaa ettik. Şimdi, dördüncü maddeyi mütalaa edelim:

Kur’an Rahman olan Rabbimizin bizlere bir iltifatıdır ve içinde çok iltifatları vardır. Belki de en büyük iltifatı,  يَا أَيُّهَا النَّاس  “Ey insanlar!”,  يَا اَيُّهَا الَّذينَ اٰمَنُوا  “Ey iman edenler!”,  يَا بَني اٰدَمَ  “Ey Ademoğulları!” hitaplarıyla, Allah’ın insanı kendine muhatap kabul etmesidir.

— Bundan daha büyük bir iltifat var mıdır?

Şu âlemin maliki olan Allahu Teâlâ insanı kendine muhatap seçmiş, onunla konuşmuş ve halifelik vazifesini insana vermiştir. Bu iltifatları ile insanı kıymetsizlikten, kimsesizlikten, sahipsizlikten, zavallı bir biçare olmaktan kurtarmış ve kendine muhatap yapmıştır.

Yine Kur’an hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesidir. Hazine olmasının manası şudur:

Cenab-ı Hakk’ın insanla birçok konuşması vardır. Kalbe gelen her bir ilham İlahî bir konuşmadır. Kur’an ise bu konuşmaların bir hazinesidir. Hani insan bir-iki altın bulsa, bununla sadece altın bulmuş olur. Ama bir sandık altın bulsa, bununla bir hazine bulmuş olur. İnsanın gönlüne düşen ilhamlar bir-iki altın bulmak gibidir. Kur’an ise hazinedir; hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesidir.

Bu mütalaada şu cihetler üzerinde durduk:

1. Kur’an’ın âlem-i gayb cihetinden gelmesi.

2. Ezelî kelam olması.

3. Ebedî kelam olması.

4. Rahman isminin zikrindeki hikmet.

5. Sübhan isminin zikrindeki hikmet.

6. Kur’an’da insana ait çok iltifatların bulunması.

7. İlahî hitabın hazinesi olması.

Kardeşlerim, Üstad Hazretleri öyle bir cümle söylüyor ki üzerine bir kitap yazılsa layıktır. Üstadımızın bir cümlede ifade ettiği manayı bizler bazen yüz cümlede ancak anlatabiliyoruz. O da nakıs bir şekilde…

Mütalaasını yaptığımız cümleyi bir daha okuyarak dersimizi tamamlayalım:

Ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye ve hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi… (İşârâtü’l-İ’caz)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin