İki rekat namaza, hac ve umre sevabı nasıl verilir?

Bu dersimizde, amellerin sevabına dair bazı hadislerin, izahını yapacağız. Bazı hadisi şeriflerde; küçük amellere, çok büyük sevaplar bildirilmiştir. Mesela;

 “Kim işrak namazını kılarsa, ona hac ve umre sevabı verilir.” (Tirmizî, Ebvabu’s-Salat, 412, hadis no: 586)

buyurulmuş. Veya

“Kim şu zikri veya duayı okursa, ona Hz. Musa ve Hz. Harun’un sevapları kadar bir sevap verilir.”

denilmiş. Veya

“Kim falan ameli yaparsa, bir hatim sevabı kazanır.”

gibi, hadisler nakledilmiş.

Hadis inkârcıları, bu ve benzeri hadislere ilişip diyorlar ki:

Bu hadisler sahih olamaz. Çünkü iki rekat namazın zahmeti nerede, hac ve umrenin zahmeti nerede? İki rekat namazla, bir hac ve umre sevabı nasıl alınır?

– Ya da bir zikri, bir dakikada okumanın zahmeti nerede, Hz. Musa ve Hz. Harun’un, tebliğ ve ibadetle geçen ömürlerinin zahmeti nerede? Bir dakikalık bir zikirle, iki peygamberin sevabı kadar bir sevap, nasıl kazanılır?

İşte hadis inkârcıları, amellerin sevabına dair hadisler hakkında, bu ve benzeri şeyleri söylüyorlar. Aslında ilk bakıldığında, söyledikleri mantıklı gibi geliyor.

– Yani iki rekat namazla, bir hac ve umre sevabı nasıl kazanılır?
– Kısacık bir zikirle, iki peygamberin sevabı kadar bir sevap, nasıl kazanılır?
– Bir dakikalık bir amelle, bir hatim sevabı nasıl kazanılır?

İnsan bu soruların cevabını bilmiyorsa, hadis inkârcılarına biraz meylediyor. Lakin siz sakın meyletmeyin; çünkü birazdan bu hadislerin izahını yaptığımızda, meselenin hiç de onların dediği gibi olmadığını göreceksiniz. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Yirmi Dördüncü Söz” isimli eserinde, bu hadislerin manasını izah etmiş. O eserden iktibasla, şimdi meseleyi izah edelim:

Kıyasta bir kaide vardır: “Meçhul olan, malum olana kıyas edilir.” Yani bilinmeyeni anlayabilmek için, bilinene kıyas ederiz. Mesela, büyük bir yeri tarif ederken, “bir futbol sahası büyüklüğünde” dersiniz. Burada, meçhul maluma kıyas edilmiştir. Meçhul, söz konusu yerin büyüklüğüdür. Malum ise, futbol sahasının büyüklüğüdür. Bu kaideyi çok iyi anlayalım, çünkü meseleyi, bu kaide üzerine bina edeceğiz. Kaideyi bir daha tekrar ediyorum: “Meçhul olan, malum olana kıyas edilir.” Meçhul, meçhule kıyas edilmez.

Şimdi şu hadis-i şerife bakalım:

“Kim kerahet vakti çıktıktan sonra, iki rekat namaz kılarsa, bir hac ve umre yapmış gibi sevap kazanır.” (Tirmizî, Ebvabu’s-Salat, 412, hadis no: 586)

Bu hadiste anlatılan namaz, işrak namazıdır. İşrak namazının sevabı ne kadarmış? Hac ve umre sevabı kadarmış…

Şimdi şu tahlili yapalım:

İşrak namazının sevabı bizce meçhul, sevabının ne olduğunu bilmiyoruz. Sevabını anlayabilelim diye; sevabı, hac ve umreye kıyas edildi ve onlar kadar sevabının olduğu bildirildi.

Peki, kıyas edilen hac ve umrenin sevabını biliyor muyuz? Hayır, bilmiyoruz; bu da bizce meçhul. Allah’ın, hac ve umre yapana cennette vereceği mükafatı, hakkıyla bileniniz var mı? Cenneti hakkıyla bilmiyoruz ki, haccın ve umrenin mükafatını bilelim…

Bu durumda hadiste; meçhul, meçhule kıyas edildi. Meçhul olan işrak namazının sevabı, yine bizce meçhul olan, hac ve umrenin sevabına benzetildi. Halbuki kıyastaki kaide neydi? Meçhul olan, malum olana benzetilmeli. Meçhul, meçhule benzetilmez. O zaman mezkur hadisten murad olan mana, bizim anladığımız mana değil. Burada başka bir mana var ve başka bir mana olmalı. Şimdi o manayı bulalım.

Hac ve umrenin sevabının, meçhullükten çıkıp malum olması gerekir. Peki nasıl malum olur? Hakiki sevapları cihetiyle malum olamıyor. Çünkü hakiki sevabını bilmiyoruz. Bunun malum olmasının tek yolu, zihnimizdeki farazi sevabıdır. Yani tahminimize giren ve tasavvurumuzda olan sevabıdır. Bu sevap bizce malumdur. İşte hadiste kastedilen sevap, hac ve umrenin gerçek sevabı değil; zihnimizdeki bu farazi sevabıdır.

Şöyle bir misalle bunu izah edelim:

Haberleşmenin olmadığı bir zamanda, köyde yaşayan bir zatı hayal edelim. Bu zat padişahı hiç görmemiş, saltanatının haşmetini bilmiyor. Tek bildiği, köydeki ağası. Padişahı, köydeki ağasından biraz daha büyük tasavvur eder. Sınırlı fikriyle, daha ötesini düşünemiyor. Hayali, padişahın hakiki haşmetine ulaşamıyor. Âdeta padişahı, bir yüzbaşı haşmetinde düşünüyor. Zihninde bu kadar büyütebiliyor.

Şimdi bu adama desek ki: Sen benim için şu işi yaparsan, sana padişahlık vereceğim. Bu söz, “Senin zihnindeki padişahlığı vereceğim.” manasındadır ki, bu da yüzbaşı kadar bir haşmettir.

İşte işrak namazını kılana, bir hac ve umre sevabının verilmesi de bunun gibidir. Burada verilen, hakiki bir hac ve umre sevabı değil; o kişinin zihninde ve tasavvurunda olan hac ve umre sevabıdır. İşte bu durumda, meçhul, maluma kıyas edilmiş olur. Buradaki malum, kişinin zihnindeki sevaptır.

Aynen bunun gibi; “Kim şu zikri okursa, Hz. Musa, ve Hz. Harun’un sevapları kadar sevap kazanır.” meselesi de böyledir. O zikri okuyan, Hz. Musa ve Hz. Harun’un, gerçek sevaplarını kazanmaz. Zihnindeki sevap kadar bir sevap kazanır.

Şimdi Hz. Musa’nın sevabını ve cennetteki makamını hayal etmeye çalışın… Hayal ettiğiniz şey, Hz. Musa’nın mükafatının milyonda biri olamaz. İşte o zikri okuyan, hayal ettiği kadar sevap kazanır. İnsan cenneti ne kadar fazla hayal etmeye çalışsa da ettiği hayal; 5-10 dönüm arsa içinde bir ev, belki denize yakın, içinde ağaçlar var, havuzu var ve hakeza… Hayal daha öteye gidemiyor. Halbuki bu dünya, bütün şaşaasıyla, cennete kıyasla bir zindan hükmündedir. Böyle bir cenneti ve Hz. Musa’nın mazhar olduğu nimetleri, kişi nasıl hayal edecek.

Dersin özünü bir daha tekrar edeyim:

Kıyas yapılırken, meçhul olan, malum olana kıyas edilir. Buradaki malum, kişinin zihnindeki sevaptır. Hakiki sevap bizim meçhulümüz olduğu için, bu kıyasa dahil değildir. Amellerin sevabına dair bütün hadislere, bu nazarla bakmamız gerekir…

Bu hadisler hakkındaki izahın, ikinci ciheti de şudur:

Mesela Güneş, büyük bir denizde tecelli eder. Denizde tecelli ettiği gibi, küçücük bir aynada da tecelli eder. Denizde gözüken güneşle, aynada gözüken güneş aynı mıdır? Evet, aynıdır. Aralarındaki tek fark, büyüklük ve küçüklüktür. Yani bu tecelliler keyfiyeten aynı, kemiyeten farklıdır.

Şimdi birisi dese ki: Şu işi yap, sana güneşi vereceğim. O kişi o işi yapsa. Sonra onun aynasına, güneşin yansımasını verse, güneşi vermiş midir? Evet, vermiştir. O aynanın kabiliyeti, güneşten ancak o kadarı alabilir. Deniz gibi bir kabiliyeti yoktur ki, denizde tecelli ettiği gibi, güneş onda tecelli etsin. Ama kimse, aynada tecelli edene, “Bu güneş değildir.” diyemez. Güneştir, lakin tecellisi, aynanın kabiliyetine göredir.

Aynen bunun gibi; Allah Teala da “Şu ibadeti yapana, hac ve umre sevabı vereceğim.” der. Hac ve umrenin hakiki sevabını, güneşin denizdeki tecellisi olarak kabul edin. Bu kadar büyük olsun. O küçük ameli yapana, denizdeki tecelli gibi bir tecelli verilmez; aynadaki tecelli gibi bir tecelli verilir. Ama aynadaki tecelli de güneştendir. Denizdeki tecelliyle arasındaki tek fark, kemiyettir; yani azlık ve çokluktur. Yoksa keyfiyeten birdir.

Meseleyi biraz daha somutlaştıralım:

Faraza; hac ve umre yapanlara, cennetin özel bir köşesinde, 1 milyon m2 bir yer veriliyor olsun. İşrak namazı kılan kişiye de aynı yerde bir bahçe veriliyor. 1 milyon m2 de hangi nimet varsa, küçük bir ölçekte, o bahçenin içinde de var. Demek verilen şeyin keyfiyeti aynıdır; fark kemiyette, yani azlık ve çokluktadır. Kimine deniz kadar verilmiş, kimine ayna kadar; ama ikisi de aynı cinstir…

Amellerin sevabıyla ilgili hadislere, böyle de bakmalıyız.

Amellerin sevabına dair, iki izah yaptık. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Yirmi Dördüncü Söz” isimli eserinde, meseleyi 5 farklı şekilde izah etmiş. Ben ikisini nakletmeye çalıştım. Diğer üç izahı merak edenler, Üstad Hazretlerinin, “Yirmi Dördüncü Söz” isimli eserine bakabilirler…

Dersimizi burada tamamlayalım. Allah’a emanet olun…

(195 kez ziyaret edildi, Bugün 1 ziyaret)

İlgili Videolar

Yorum yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir