a
Ana SayfaLemalar16. Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi maliki olurlar ki dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar.

16. Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi maliki olurlar ki dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar.

Bir önceki dersimizde hakiki tevhidin manasını öğrenmiştik. Bu derste hakiki tevhidin kişiye kazandırdığı bir hâleti öğreneceğiz. Üstadımız şöyle diyor:

Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi maliki olurlar ki dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar. (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)

(Dalalet: Hak yoldan sapma / Evham: Vehimler)

Huzurî tevhid melekesi kişinin her an kendini Allah’ın huzurunda ve şuhudunda bilmesidir. Hani Üftade Hazretleri talebelerine bir bıçak ve tavuk verip şöyle demiş:

— Bunu kimsenin görmediği bir yerde kesip geleceksiniz. Tek şartım, keserken kimsenin sizi görmemesi ve yalnız olmanızdır.

Bıçakla tavuğu alan talebeler süratle etrafa yayılmış ve kendilerine göre gizli bir yer bularak tavuğu kesip dönmüşler. Aziz Mahmud Hüdâyî ise hayli zaman sonra elinde canlı tavuk olduğu hâlde tekkeye çıkagelmiş.

Üftade Hazretleri sormuş:

— Herkes tavuğunu kesip geldiği hâlde sen nerede kaldın?

Hüdâyî Hazretleri şöyle cevap vermiş:

— Efendim, siz kimsenin sizi görmediği yerde kesin, demiştiniz. Ben her nereye gitsem Allah’ı beni görürken buldum.

İşte huzurî tevhid melekesi budur. Kişinin kendini her vakit Allah’ın huzurunda ve şuhudunda bilmesidir. Bu tevhid melekesine sahip olan evliyanın bir kısmı ayaklarını uzatarak uyumaktan dahi hayâ etmişler. “Rabbim beni görürken ben ayaklarımı nasıl uzatayım.” demişler. Tabi bu bir hâl meselesi. Bu hâlde olmayanların onları anlaması mümkün değildir.

Bu huzurî tevhid melekesi insanı son derece takvaya sevk etmekte ve kişiyi dalalet ve gafletten kurtarmaktadır. Bu melekeye sahip olanlar kendilerini her vakit Allah’ın şuhudunda bildikleri için günah işlemekten hayâ ederler. Şeytanlar ordu olup onlara hücum etse izn-i İlahî ile onlara zarar veremezler.

Huzurî iman melekesini şu misalle daha iyi anlayabiliriz:

Amiyane tevhid sahibi ile hakiki tevhid sahibi iki kişi arkadaş olup beraber gezmeye çıkmışlar. Bir Karagöz-Hacivat gölge oyununa gitmişler. Amiyane tevhid sahibi gaflet içinde oyunu seyredip kahkahalar atarken, hakiki tevhid sahibi şöyle düşünmüş:

— Bu Karagöz ve Hacivat cansız iki karakterdir. Kartondandır. Ne kudretleri, ne ilimleri, ne iradeleri, ne de diğer sıfatları vardır. Lakin hareketlerinde kudretin, ilmin ve iradenin tezahürü var. Böyle intizamla hareket edebilmek için failinde bu sıfatlar gerekir. Karagöz ve Hacivat’ta bu sıfatların olmaması, buna rağmen intizamla hareket edebilmeleri ispat eder ki perde arkasında onlara bu hareketleri yaptıran başka bir zat var. O zat hem kudret hem ilim hem de irade sahibidir. Ben onu görmesem de sahnedeki bu intizamlı hareket ancak onun varlığıyla izah edilebilir…

İşte hakiki tevhid sahibi böyle der. Değişen sahnelerden değişmeyen bir ele, o elden o elin isim ve sıfatlarına, ondan da kâinata yükselir ve der ki:

— Bu basit sahnedeki intizamlı hareketler bile şu cansız karakterlere verilemezse; nasıl olur da kâinattaki bu intizamlı hareket cansız, iradesiz, ilimsiz sebeplerin kendisine verilebilir? Demek, bu kâinat perdesinin arkasında da bir zat olmalı ve bu intizam onun eseri olmalı…

Bakın, amiyane iman sahibi gaflet içinde oyunu seyrederken, hakiki iman sahibi Allah’ı tefekkür ediyor. Aynı yerde bulunuyorlar, aynı şeyi seyrediyorlar ancak farklı şeyler düşünüyorlar.

Sonra bu iki arkadaş oradan çıkıp bir lunaparka giderler. Çarpışan arabaların başında durup seyretmeye başlarlar. Amiyane tevhid sahibi yine gaflet içinde, birbirine çarpan arabalara bakıp kahkahayla gülüyor. Hakiki tevhid sahibi ise şöyle düşünüyor:

— İdare farklı ellerde olunca nasıl da karışıklık oluyor. Şu âlemde ise sinek kanadı kadar bir karışıklık yok. Demek, idarede farklı bir el yok. Bütün kâinat tek bir zatın idaresiyle hareket ediyor…

Bakın, amiyane iman sahibi yine gaflet içinde. Ama arkadaşı çarpışan arabalardan idarenin farklı ellerde olmasındaki karışıklığa, oradan şu âlemde bir karışıklık olmamasına, ondan da Allah’ın birliğine ulaşıyor. Arkadaşı gafletle gülerken, o tefekkürî bir ibadet yapıyor.

Sonra bu iki arkadaş Dolmabahçe sarayına gidiyorlar. İkisi de aynı şeye bakıyor, 4.5 tonluk avizeye. Amiyane tevhid sahibi şöyle diyor:

— Vay be! Ne avize ama… Amma ustası varmış.

Ustasını öve öve bitiremiyor. Hakiki tevhid sahibi ise şöyle düşünüyor:

— Bütün dünya toplansa şu sanatlı avizenin tesadüfen var olduğuna bizi ikna edemez. Acaba şu avize tesadüfün eseri olamazken, dünya evimizin avizesi olan Güneş nasıl tesadüfün eseri olabilir? Güneş bu avizeden daha mı küçüktür? Daha mı sanatsızdır? Eğer bu avizenin sanatkârına bir tebrik varsa, Güneş avizesinin sanatkârı olan zata bin bârekâllah, sübhanalah, teberakâllah vardır.

Gördünüz mü amiyane tevhid sahibi avizede ve onun sanatkârında takılıp kalırken, hakiki tevhid sahibi avizeden Güneş’e, Güneş’ten de Sâni-i Zülcelal olan Allah’a uruc etti ve tefekkürî bir ibadet yaptı.

Bu iki arkadaşı çok mekânlarda hayalen gezdirmek mümkün. İşin özü şu:

Amiyane tevhid sahibi ne varlıklar üzerindeki mühürleri okuyabilir ne de hadiseleri vahid-i kıyas yaparak Allah’a ulaşabilir. Her daim gaflet içinde yaşar.

Hakiki tevhid sahibi ise varlıklar üzerindeki İlahî mühürleri okur. Hadiseleri vahid-i kıyas yaparak Allah’a pencereler açar. Bu sayede de huzurî bir tevhid melekesinin sahibi olur ki dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulur.

Bundan sonraki dersimizle birlikte Lem’alar Risalesi’nin sonuna kadar varlıklar üzerindeki mühür ve damgaları okuyacağız. İnşallah biz de böyle bir huzurî tevhid melekesine sahip oluruz.

Bu dersimizde şu bölümün izahına çalıştık:

Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi maliki olurlar ki dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar. (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)

Yazar: Sinan Yılmaz

Paylaş:
Bu Makaleyi Değerlendirin